Batıda Bir Kara Kafa

22 mins read
2
Batıda Bir Kara Kafa

+18 (Muhafazakarlara göre değil)

Âlemlere akmak için çıktım otelden. Bu kadar yatırım yaptım kendime. Euroları yakıyorum cayır cayır. Bari gece hayatını gözlemlerim. Işıklar altında şehrin güzelliğine şahit olurum. Esasında masrafları bayisi olduğum holding karşılıyor. Beyaz eşyacı olarak yıllık kotayı aştık diye beni de Avrupa gezisi ile ödüllendirdiler. Özel zevklerimize cepten harcamak zorundayız. Gruptakiler tur şirketinin programından dışarı çıkmıyorlar. Esnaf ufku işte. Ben bozkır çocuğu olduğum için dağın ardına bir merakım var sürekli. Geceye sürükleyen de bu merak.

Otelden çıktım, bulvar boyunca ekranlara bakıp ilerliyorum. Köşede bir Irish Pup var. O kadar İrlandalı filmi seyrettim, bir bakayım ne kadar romanlara uyuyor gerçekler. O romanlardan çekilen filmlere. Ben diğer esnaflar gibi değil, farklı, ilgileri gelişmiş biriyim diye megaloman bir havaya girdim. O megalomani ile daldım pup’a.

Aman Allahım, bembeyaz insanlar. Soluk benizli hatta. İlerleyince bunlar nasıl insanlar diye şaşkınlığa düştüm. Jartiyerli erkekler, sutyen giymiş ibneler. Yanlarında efemine partnerler. Ben karayağız, kara kafalı ve gözlerinde olaya uyanmamış şaşkınlığın ışığı ile baktığımdan herkes bana yöneldi. Yeni bir çaylak düştü aramıza diye. Ya da bana öyle geldi.
Barın atmosferine aykırı bir doğa olayı sayılırım aslında. Yeşil bulut, pembe yağmur gibiyim. Kara kartal diye bütün başlar bana döndü. Sohbeti bile kestiler neredeyse.

Bara doğru ilerledim tedbirli adımlarla. O kalabalıkta hiç kimseye dokunmamak için dikkatli atıyorum adımlarımı. Kimseye bulaşmadan bir kola içip kaçayım en iyisi. Birine bakmıştım diyecek halim yok. Sosyolojik gözlemciye de benzemiyorum. Elini kolunu sallayıp yürürsen tenlere temas edeceğim. O kadar sıkışık ahali. Bir kere girmiş bulundum. Barmen de bana odaklandı. Yaklaştım “kola please” dedim. Barmen hayal kırıklığına uğramış bir tavırla, zor duyabildiğim bir sesle fısıldadı: “No kola, you drink şeri!”
Akşamın hayrından sabahın şerri diye bir söz duyarım çocukluğumdan bu yana. “Ver bir şeri!” dedim. Şeri’yi anlayınca yüzünde bir tebessüm barmenin. İmbikli bir şişeden küçük bir bardağa renkli sıvı fışkırttı. Ben şeri şerbettir herhalde diye diktim tepeme. Vavv, bunda acılık var ama gizli bir lezzet de var anasını satayım diye düşündüm. Gezi baştan sona bedava. Bari yanıma aldığım Euroların bir kısmı gitsin ne var diye düşündüm. Bardağı sertçe vurup bu kez duyulan özgüvenli bir sesle “şeri” dedim.

Barmenin ağzı kulaklarında. Baktım beni sevecek gibi duruyor. “Şeri again!” dedim bu sefer.

Barmen şerimi hazırlarken üstünde sadece sütyen ve ipten bikini olan bir puşt yaklaştı yanıma. Ne yaklaşması, üstüme çıkacak neredeyse. Altına da rengaren bir pareo giymiş. Yandan gelip geçenlerin rüzgârıyla dalgalanıyor hatta o pareo. Gövdesini bara dayadı, yüzüme yaklaştı, çalı gibi saçlarımı karıştırıyor. Kulağıma eğilmiş bir yandan da “black Zeus” deyip duruyor. Elini serçe ittim, “siktirgit götoğlan”, sapık değilim ben!” diye haykırdım. Hatta göğsümü yumruklayıp bir orangutan gibi “I am Toros” diye gürledim.

Yüzüm nasıl bir hal aldıysa anında uzaklaştı yanımdan. Bu sese bütün bar hayran olmuş gibi bana doğru yürüyor. Neredeyse kuşatacaklar, içkaleme saldıracaklar. Barmene “hey!” diye seslenip 10 Euro attım tezgâhın üstüne. Ardıma bakmadan kaçtım oradan. İnşallah borçlu kalmamışımdır İrish Pup’a. Gerçi barmen de bağırmadı arkamdan. Ne gördülerse bende üstüme üstüme yürüyen o gay ve bar ahalisinin bakışlarını hissettim sırtımda. Kulunç ağrısı gibi bir acı saplandı iki omzumun arasına.

Oh, hava varmış ve batının kaldırımlarında özgürlük. Geriden o bardaki linç ekibi de gelmiyor peşimden. Hiç kimse gecenin bu vakti bu “kara kafalı” ne geziyor buralarda demiyor. O zaman mülteciler işgal etmemişti şehirleri.
Bardan dersimi aldım, korkumu yenmek için eli yüzü düzgün bir kafe arıyorum artık. İnsanların Gary Steingart, Dostoyevsky, Gogol konuştuğu. Gogol ve Tolstoy Rusya’sı ile Gary Shteyngart Rusya’sını kıyaslayan medeni insanlar arıyorum. Geçen yıl Moskova gezisinde rehber anlatmıştı, aradaki farkı.

Bardan dersimi aldım, korkumu yenmek için eli yüzü düzgün bir kafe arıyorum artık. İnsanların Gary Steingart, Dostoyevsky, Gogol konuştuğu. Gogol ve Tolstoy Rusya’sı ile Gary Shteyngart Rusya’sını kıyaslayan medeni insanlar arıyorum. Geçen yıl Moskova gezisinde rehber anlatmıştı, aradaki farkı.

Rehberleri her zaman çok dikkatli dinlerim. Bütün kültürümü kulak dolgunluğuna borçluyum. Esnaf olarak kitap okumamızı değil, uyanık ve kurnaz olmamızı ister herkes. Anne babalarımız, hatta müşteriler bile. Bu sayede her yıl satış kotasını aşarım ben ve “kültür gezileri”ne dâhil edilen bayi olurum. Müdavimim yani. Sağolsun, beyaz eşya holdingimiz yılsonu sayımlarında bizim gibi bayileri teşvik için elini korkak alıştırmaz, açar kesenin ağzını.

Hah, nihayet bir kafe buldum. Gruplar halinde heyecanlı tartışanlar. Kitap okuyan mini etekli kadınlar. Kenarda köşede bir masa ve boş sandalye bulup çöktüm hemen. Keşke elimde bir kitap olsaydı. Böyle kararsız oturup boş boş çevreye bakınca yabansılığım sırıtıyor her nedense. Biraz önce düştüğüm bardakinden daha yabancıyım burada. Orta yaşlarının sonlarında, kolesterol değerleri sınırda enine gelişmiş karayağız bir şark kafalı.

Kitap okumuyorum diye komplekse mi kapılayım? Hayır, hayat zorluk çıkardıkça ben de ona dil çıkarırım.
Kitap yoksa hayatı okurum ben de. Çevreye göz gezdiriyorum. Herkes mutlu, entelektüel enerji ile heyecanlı konuşmalar. Yalnız bir masada o kadın. Hüzün içinde. Sarışın, güzel, genç, dipdiri ama elem akıyor yüzünden. Yan yana gelsek Beşiktaş oluruz. Tek ortak yanımız yalnızlık. Toprak çekiyor derler ya, yalnızlık duygusu da çekiyor insanları birbirine.

Arada tezat, uyumsuzluk, farklılıklar anlamını kaybediyor anında.

Bir ara onun bakışları da bana yöneldi. Yüzüme bir tebessüm yayıldı, gözlerim parladı. Hangi ışığı gördü bilmiyorum bana tüneldeki citroen farı gibi dikti bakışlarını. Yine başını belaya sokmak üzeresin, diye uyarılar geliyor sağ yanımdan. Soldan soldan bu ne çekingenlik, yürü, ısrarla bak, işte kadın da teşne buna fısıltıları. Bir çekişme var duygularımda. Kendi ülken olsa neyse. Yabancı bir diyardasın. Burada kadın hakları yükselişte. Taciz sayılır sonra diye aklıma rehberin tembihleri geliyor. Utanıp kaçırdım bakışlarımı. İçe dalıp muhasebe yapayım diye kapattım gözlerimi, dünyanın çektiği uçuruma bakmamak için.

Demir sandalye gıcırtısı duydum hemen yanı başımda. Baktım o kadın, kız. Bu yabancı kadınların yaşını kestirmek ne zor. O kadar güzel tebessüm ediyor ki içim ısınıverdi birden. Hâlbuki hava soğumaya başlamıştı. Üşümekle serinlemek arasında gidip geliyordum. “I’m sorry, can I sit!” Nasıl bir heyecanla ayağa kalkıp “YES! YES!” dedim elimle masayı göstererek. Sabaha kadar “YES” diyebilirdim. Mezardan babam gelse bu kadar şevkle buyur demezdim kesin. İngilizce ilk bu kelimeyi öğreten ortaokul İngilizce hocamı hayırla yadederek.

Masaya oturdu, sandalyesini bana yakın çekerek. Anlatıyor bir şeyler. Ben bir baştaki sit’i anlamışım. Sit Down kalmıştı aklımda. Başımın üstünde yeri var. Böyle güzel bir kadınla yanyana olmak bile ödül bana. O bardan sonra o kadar ihtiyacım var ki buna. Onun da bir şeyler anlattığında dinleyecek bir insanevladına.

Ne kadar konuştu bilmiyorum. Bir saat, iki saat, bir ömür boyu. Bir kelimesini bile anlamıyorum ama şiir gibi geliyor bana. Sırıtmaktan kendimi alamıyorum. Gelip geçenler baktıkça göğsüm kabarıyor.

Garsona el attı, “Dur bacım, dedim ben ısmarlıyorum!” O kadar güzel güldü ki, sözlerimi anlamadığına bile uyanmadım. Gelen adisyona bakıp masaya bıraktı parayı. Bana dönüp “Shall we walk together?” dedi.
Zaten akşamdan bu yana sadece YES diyorum, nasıl bir gönülden YEEES! Dediysem elimden tutup ayağa kaldırdı koluma girip yürümeye başladı.

Allahım, şu devlete bak. Şu ikrama. Daha karım böyle koluma girmemiş. Orta halli bir Anadolu kasabasında nasıl yürüyebilirsin karınla kolkola. Ah gençlik diye sızlandım içimden sonra halime şükredip lan öküz ulaştığın nimete bak diye azarladım kendimi.

Koluma girmiş ama bana bakmadan konuşuyor sürekli. Ne anlatıyorsa önce gergin olan sesi rahatladı içe işleyen bir su gibi akıyor kelimeler. Kelime mi cümle mi? Yoksa bütün bir kitabımı okuyor ezberinden, bilemiyorum. Nasıl bir derdi varsa, hangi yalnızlık içindeyse benim gibi bulduğu ilk öküze konuşuyor durmadan.

Nerelerden geçtik bilmiyorum. Bir apartmanın önünde durdu. Kolumdan çıkmadan kapıyı açıp ilk daireye sürükledi beni. Kaçarım diye herhalde kolumu rehin almış yapıyor bütün o işleri. İçeri girip kapıyı örtünce bıraktı kolumu. Bana bir koltuk gösterdi. Ben oturmaya yönelmişken kapıyı kilitledi içerden.

Bende şafak attı. Eyvah, şimdi beni soyacak, öldürecek cebimdeki birkaç yüzlük Euro için katil olacak. Konuşurken ne kadar güzelse, şimdi Gratel gibi cadı kazanındayım. Giriş aynı zamanda salon ve mutfak, Amerikan tarzı bir kafesti bana artık.

Üstüne “What do you drink?” deyince tamam dedim, beni sarhoş edip kesecek. Başka benim gibi kara çarpık ve çirkin birine bu ilgi, bu iltifat, bu yakınlık niye olsun? Dinlediğim bütün cinayet mevzuları kafamda cirit atıyor.

Şeri! Dedim bağırarak. En azından sarhoş olmam, direnirim ne yapacaksa. O kadar güzel gülümsedi ki bu güzel mi beni yollayacak öbür tarafa. Melek mi şeytan mı bu? Tamam Gratel ve Hansel’i okudum ama hiç de o masaldaki cadıya benzemiyor. Atın ölümü arpadan olsun deyip diktim kafama şeri bardağını.

O kadar gülüşe kanım kaynayacak ama içimden alıp vermekten tebessüme karşılık veremez oldum Aynada kendimi görünce kararmış, endişeli, korkmuş, çirkin suratımdan ben bile korktum. Kadıncağız oralı bile değil. Elbette diyorum, kötü bir niyeti olmasa bana niye tahammül etsin. “give me a minute” diye başka bir odaya gitti. Artık şevkle YES demediğim gibi gıkım da çıkmıyor. Kafa sallamamı beklemeden kayboldu gözden. Tamam diyorum, içeriden silah mı alacak, balta mı yoksa samuray kılıcımı, Kill Bill de olduğu gibi kesip parçalayacak beni. Her bir parçamı atacak çöp varillerine. Bu gâvurlar niye yorulsun kara kafalı parçalanmış birinin kimliğine de katilini arasın. Al işte diyorum, megalomanlığın böyle yok oluşu olur. Seni artık tamuya mı gönderir hiçliğe mi? Kaderine yan.

Kaçmak için kapıya doğru o adımı attım ki, içeriden bala bulanmış tınılarla, neşideler söyleyen bir Belkıs sesi “come, come please!” fısıltısı saçıyor evin atmosferine. İrademi kaybettim, tedbiri boşverdim, sirenelere kapılan gemici gibi yürüdüm sese doğru. Kesilirsen böyle bir sesin kurbanı ol teşviki ile.

Odaya bir girdim ki Aman Allahım, bu nasıl bir göğüs-kalça-bel dengesi. Fibonacci altın oranı. Müzeleri gezerken gördüğüm o tablolardaki hiçbir kadın yaklaşamaz bu güzelliğe. Doğadan. Doğrudan. Gözlerim kamaştı. Aklım karıştı. Böyle bir güzellik olamaz. Benim karı devrilir gündüzden ne giydiyse, bütün o çul çaputla. Fırını ateşlemek için habire odun taşıyıp, kendimi odun kılıp yakmam gerekir. Yine de bir türlü gelmez istim arkamdan.

Bu olamaz, dedim, ağlamaya başladım. Bana ne kötülük yaptı ki bu kadın diye düşündüm. İnsan yerine koydu beni. Koluma girdi. Evine getirdi. Şeri ikram etti. Şimdi ben buna nasıl bu kötülüğü yaparım. Hafızamda o kahrolası Yeşilçam filmleri. Ceza için yapılır bu eylem diyen kodlarıma.

Bacım dedim “ben evli biriyim,”. Sonra anlasın diye zihnimi zorlayıp “I am married” dedim, salona kaçtım. Gözyaşlarım sel olmuş. Nasıl bir melodrama kaptırdıysam.

Biraz sonra o da geldi. Giyinmiş. “Sorry, sorry!” diyor. Şaşkın, şaşakalmış. hayretle bakıyor gözyaşlarıma. Elini tuttum, artık hangi dil emin değilim, “ben özür dilerim, bacım, dedim, hak etmiyorum ben seni!”

Mustafa Everdi

Yazar, düşünür ve Noter'dir. Siyasetle ilgilenir, yayın dünyasıyla içli dışlı biri olarak bilinir...

2 Comments

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.