/

Varlık ve Hiçlik

18 mins read
Varlık ve Hiçlik

Varoluşçuluğu önceleyen Pascal, insanın “Varlık ve Hiçlik” arasında her zaman acınacak bir durumda olduğunu söylüyordu. Yıkımlardan, alt üst oluşlardan kaynaklanan belirsizlik kaygıdır, sıkıntıdır, bulantıdır, umutsuzluktur. Pascal dinin gündemden düştüğü Avrupa’da bir istisnadır. Tanrı’ya ulaşmanın yolunun dinden geçtiğine inanır. 

Kierkegaard lirik bir titreyişle şöyle diyordu: “Benlik gerçekte elle tutulmaz bir şeydir, ancak olanaklar, korkular, kararlarla anlaşılabilir. Kendi olanaklarıma baktığım zaman, özgürlüğün baş dönmesi olan o korkuyu yaşıyorum, yapacağım seçme korku içinde, titreme içinde oluyor.” 

Böyle bir belirsizlikte Kierkegaard çareyi Tanrı’ya yakınlaşmakta buluyordu. Ona göre Mutlak ve Ebedi olan Tanrı hakikati akılla değil, ancak içsel bir sezgiyle sıçrayışlarda bulunularak kavranılabilirdi: “Çünkü imanın başladığı yer, düşünmenin terk ettiği yerdir.”

Descartes ile başlayan süreçte felsefeyi, ne biliyoruz, bildiğimizi nasıl bilebiliriz, bilmek nedir, bilgimizin sınırları nedir? gibi sorularla bilgi araştıran bir kuruma dönüştüren modern paradigma, varoluşçu felsefeyle birlikte var olmanın, daha açık bir deyişle bir defalık var olmanın ne anlama geldiğini sorgular ve çıkış noktasını varoluştan başlatır. Bir defalık var olma kişinin sıfır noktasıdır

Bernard-Henri Levy şöyle ekler: “Bu öznenin bir öncesi yoktur. O hedeflediği şeydir. O’dur. Şeyin bizzat hedeflenmesidir, ona doğru atılma, hamle etmedir….

Bu dağınık öznelleşmeler arasına bir süreklilik konulabilir ve bu sürekliliğe karakter ya da mizaç adı verilebilir. Bu baş dönmesine karşı donanımlı olmak için kişilik dediğimiz özne taklidine sarılabiliriz de.  

‘Ben’, bir yer olmadığı gibi, bu yerde oturan, özgürlüğüne metafizik bir erdem gibi sarılan “küçük bir tanrı” da değildir. Bir içselliği olmadığı gibi, dağınık benleri toplan borusu ile bir araya getirecek bir bütünlüğü de yoktur. Sartre kesinlikle özneden ancak çoğul olarak söz etmek gerektiğine inanır… Özne olmak bir durum değil bir eylemdir, bir harekettir.”

Bu felsefeyi yöntem olarak derinden etkileyen Husserl’in fenomenolojisidir. Kısaca Özbilgisi demek olan Husserl fenomenolojisi özlere geri gitme (indirgeme) yöntemini benimser; Kendini bir varlık olarak kendine dönerek bilmek demektir. Ona göre bu öz duyulara hitab etmeyen, duyularla kavranamayan ve ancak sezgiyle kavranabilir bir şeydir.

Sıfır noktasından başlayan bu varoluşun hissedilmeye başlandığı bir kırılma noktası vardır ve bu kırılma noktası insanda bir duygu olarak belirir. Bu duygu genelde kaygı, korku, iç sıkıntısı, bulantı, saçma, belirsizlik gibi olumsuz, kötümser, umutsuz bir ruh durumuna işaret eder.

Read:  Write!

Varoluşçu felsefenin ateist olmayan temsilcilerinden Kierkegaard’da bu duygu, kişinin Tanrı’ya yönelmesine sebep olan belirsizlik durumunda, düşünmenin mantıki süreçleriyle değil sadece sezgisel olarak hissedilen saçmadır. Hakikatin öznel olarak deneyimleneceğini, tanrısal ve dinsel hakikatlerin akılla kanıtlanamayacağını söyler. Descartes’ ın, “Düşünüyorum o halde varım” sözüne karşılık yine Nietzsche gibi o da rasyonel geleneklere karşı çıkarak Çağımızın yoksun olduğu şey, düşünce değil tutkudur” diyecektir. 

Yalnız Kierkegaard ilahi olanla bağını kesmez, Nietzsche ise dini (özelde hristiyanlığı) insanın kendini gerçekleştirmesinde bir engel olarak görür, ve dinle bağını koparır

Karl Jaspers’da bu duygu, her şeyin tükendiği düşünülen sınıra gelindiğinde insanın acı çekme halidir. Jaspers, insanın kendini gerçekleştirme yürekliliğini göstermesi için yalnızlığı şart koşar. Bu yalnızlık içinde bendeki ‘sen’e iştiyak içinde o bene yönelerek kişinin varoluşunu gerçek kılabileceğini söyler. 

“Herkesin olmaya çalıştığım şey olmasını arzuluyorum, ve onun da samimiyetle gerçek kendi olmasını.” diyen Jaspers gerçek var olma durumunun her türlü engeli aşarak kendisini seçen bir varoluş olduğunu ifade ederek diğer tüm varoluşçu filozoflarla ortak bir noktada buluşur.

Felsefeyi Platon’la başlatıp Nietzsche ile sonlandıran Heidegger’in felsefesi, varlığa vicdanın çağrısında söylenmiş bir şarkıdır:

Siz, yılmaz arayıcılar, ayartıcılar, hileli yelkenlerle azgın denizlere açılan kişiler, siz, bilmecelerle esrik, alacakaranlıkta sevinçli, dar bir geçit boyunca dönek eller yordamıyla ilerlemek istemediklerinden, ruhlarındaki ezgilere uyup her burgaca sapanlar, kestirebildikleri yerde usa vurmaktan nefret edenler.” 

Nietzsche’den bu yana çalınan ezgiye ‘zamanda’ ve ‘burada’ yeniden nefes verilmesidir. Heidegger: “Açıklıkta şarkı söylemek bir baska nefestir (rüzgar gibi) ve bu nefes hiçbir ‘şey’ içindir.” der. Heidegger için bu varlığın unutulmuş ezgisidir. Bu unutulmuş varlığı Heidegger varoluşun boşluğunda yeniden açığa çıkarır. Onun temel sorunu varlığı insan deneyiminde nasıl açığa çıkartılabileceğidir. 

Varlığın unutulmuşluğunun temel deneyimine geri dönmek, ancak varlığın zaman aracılığıyla kendini açığa çıkardığı Dasein’ı  anlamlı kılmak ile mümkündür. Bu da ancak ölüm ile mümkündür. “İnsanın mutlak olasılığı olarak ölümle yüzyüze gelen insan ancak yaşamın anlamını sorgulayabilir. 

Read:  Write!

Bütün olanakları sonlandıran en son ve tek kesin olasılık olarak ölüm ile, zamanda sonlu olmanın bilinci ile varlığın bilincine varıp ve yine bu varlık üzerine düşünebilen insan ‘burada olan (dasein)’ insandır. İnsan var olmakla kalmayıp, var olmasının da üzerine düşünebilen tek varlıktır. Dasein’i anlayan varlığı onun varlıkla ontolojik bağıntısının temelidir; dasein ancak kendi varlığında varlığı anlayarak varlığını açığa çıkaracaktır. “Dünyada olmak, varoluş benim projelerim ve araç olarak kullandığım ve geliştirdiğim nesnelerle olan ilişkilerim aracılığıyla olur.”

İnsan dünyada bulunması için neden seçildiğini, hangi gücün buna ne amaçla karar verdiğini bilemez. Varlığa gelişteki bu muamma Heidegger’i, Sartre gibi Tanrı tanımazlığa düşürmez. Sonsuzluğun sonlulukta açığa çıkan öznesi olarak ben, burada bulunmasıyla ve tüm ötekilerle birlikteliği ile anlamı kavranabilen şeydir. Burada ve birlikte var olmayı Heidegger şöyle ifade eder: 

“Varlığın projelerim üzerinden ve araç olarak kullandığım ve geliştirdiğim nesnelerle olan ilişkilerim üzerinden kurulması anlamında dünyada-olmam, dünyada aynı şekilde var olan başkalarıyla-birlikte-olmamı da gerektirir. Bu noktada, yine, başkalarının varlığı yalnızca tesadüfi değil bir gerekliliktir; varlığımın yapı taşlarından biridir ve onun içindedir; berber olarak berberin müşterisiyle, iğne olarak iğnenin hem iplik hem de kumaş ve terzi ile bir arada olmasının gerekliliği gibi. Dasein doğası müşterek-olmaktır; insanın varoluşu paylaşılan bir varoluştur ve günlük deneyimlerimizin sosyal olarak birbirine bağımlılığı başlangıca dairdir ve kurucudur. Kendime dair tam bilincim ve kendimi doğrulamam, başkalarına dair bilincimden doğar.”

Ben’i ben yapan şey, Heidegger’e göre ötekilerin varlığını gerektirmekle birlikte, her durumda kendi olmaktır. Diğer bir deyişle ben, öteki ya da ötekiler olmamaktır. Kişi ötekiler içinde kendini kaybedip, unutsa, varlığının anlamına yönelik araştırmalarda bulunmazsa ‘dasein’ına, yani kendine yabancılaşır. Burada olmayı biz seçmediğimiz için, bilinmeyen bir güç tarafından dünyaya fırlatılmış olmamız bizde güvensizlik duygusu oluşturur. Dünyaya fırlatılmışlık duygusu, dasein dünyadalığında, ötekilerle ayrım noktasına gelen bir farkındalık aşamasına geçtiğinde, önüne atılan kendi varlığı belirmeye başlar. Dasein’ın dünya içine atılmışlığı, anlamayla birlikte kendi önüne atılmışlığa dönüşür. Kendi önüne atılan dasein, kendini bir olanaklar bütünü (potansiyel) olarak tasarımlamaya başlar. 

Read:  Write!

Heidegger, bunu söyle ifade eder: “Dasein’in dünyadalık olarak açımlamasının yapısal bütünlüğü, bu bütünlüğü oluşturan her bir yapının her durumda bir diğeriyle bir arada anlaşılabilmesi ile, tüm yapıların dışında inşa edilmiş bir binaya oturtulamaz. Buradaki bütünlüğün anlamı, ancak ve ancak, bir mimarinin tasarımı olarak anlaşılabilir. Her yapısal kısmın bütünlük içerisindeki yeri ve anlamı, Dasein’in varlığının her bir yapısal kısmın olanaklı olmasındandır.” Bu tasarımlama, potansiyellerin açığa çıkarılıp aktüel hale getirilmesi, bir kaygı, endişe durumunun sonucudur. 

Kişi ötekilerle birlikte oldukça, onların yanında olduğu müddetçe varoluşuna karşı kayıtsızdır. Burada bulunmaktan, ötekilerle beraberken, ötekilerden ayrılıp dünyanın karşı kıyısına yüzmek, daha doğrusu kendi kıyılarına çekilmek kişide endişeye yol açar. Çünkü kendi önüne atılan kendisiyle yüzleşmek durumunda kalır.

Heidegger’de kaygı korkunun bir tür olanağıdır. Ancak korku, belirli bir şeye karşı, belirli bir ‘şey’in tehdidinde oluşan bir durumdur. Ama kaygı durumunda, belirli bir şeyden gelen bir tehdit söz konusu değildir. Kaygıda asıl söz konusu olan, hiçbir yer ya da hiçbir şeydir. Bu başlı başına içinde bulunduğu olanaklar bütününde bir anlam arayışıdır. Heidegger her şeyle beraberken kendinden uzakta olan insanın bu durumunu bir düşmüşlük olarak belirler. Bu durumda kişi kendini yoğun bir suçluluk duygusu içinde bulur. Bu suçlu varlık, kendi olanakları ile düşmüşlük durumu arasında gidip gelerek kendini açığa çıkarır. İşte tam da bu noktada dasein vicdanın çağrısı duymaya başlar. Onu kendi varlığından yükselen sesleri dinlemeye çağırır. Bu aynı zamanda bir vicdan sahibi olmayı istemenin tezahürü, yüzleşme zamanıdır. Kişi içine düştüğü dünyadan kendi içine çekilir, sessiz kalarak kendi ses(ler)ini duymaya çalışır.

yazı devam edecektir…

Ahmet Turan Esin

-He is interested in theology, mysticism and philosophy. He publishes his writings on fikrikadim.com. He gives seminars and lectures.

-İlahiyat, tasavvuf ve felsefeyle ilgilenir. Yazılarını fikrikadim.com'da yayınlar. Seminer ve dersler verir.-

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.