/

Bilincimizi uyuşturan ne çok şey var farkında mısınız?

14 mins read
Bilincimizi uyuşturan ne çok şey var farkında mısınız?

Bilincimizi uyuşturan ne çok şey var farkında mısınız?

Her gün aldanarak, aldatılarak, aldatarak yaşıyoruz. 

Ve bunu daha çok tüketebilmek, daha çok konforlu hayatlar kurabilmek için yapıyoruz. Telefonsuz bir hiçiz, üstüne üstlük çok pahalı bir telefon kullanmıyorsak çok da değersiziz! Sana değerli olma hissini; ne kadar çok, ne kadar pahalı şeyler tüketebiliyorsan kurulu sistem o denli yaşatabiliyor. 

Yeni üretilmiş teknolojiye henüz alışmadan, daha yeni bir teknoloji servis ediyorlar. Üstelik tüketmediğin takdirde “geri kalmış” olarak nitelendiriliyorsun. 

Ortadoğu toplumlarının kaderine bu yüzden hep “geri kalmışlık” düşüyor. Arap Baharı dediğimiz şey de bir bakıma tüketen bir toplum yaratma senaryosuydu.

Doğayı canlı bir organizmadan organik olmayan bir mekanizmaya yani makineye dönüştüren aynı akım şimdi de insanı bir cihaza dönüştürmeyi planlıyor: İnsan 2.0!

Boşluk…

Bilincimizi uyuşturan ne çok şey var farkında mısınız?Teknolojik gelişmelere paralel olarak beyin simülasyonu, zihin yükleme, tekillik, sinbio terimleri ile birlikte posthuman (insan-sonrası) kelimesi fütursuzca kullanılıyor. Tabii insan sonrası konulara felsefi ilgimiz de yoğunlaşmaya başladı. Bu yaklaşımda doğal amaca uygun olarak bazı insanların genetik veya zihinsel yetenekleri nedeniyle diğerlerinden üstün olduğu fikri sürekli vurgulanıyor. Sonraki bölümlerde, antik felsefeden modern felsefeye dönüşümün nasıl gerçekleştiğini insan zihnine odaklanarak ve vurgulayarak tartışacağız. Daha spesifik olarak, bu bakış açısının ortak bir iddiası var, bazı insanların üstün genlere veya insan ötesi özelliklere ve bunlarla birlikte gelen faydalara sahip olduğudur (Transhümanizm). Bu kavram, aşılanmamış insanlar gibi “daha az üstün” insanlar kavramını yaratır ve toplumda daha az hak elde edebilirler ve bu da dünya çapında yıkıcı savaşlara yol açar. 

İnsanlar çok yakın zamanda, ‘artık sadece bilgisayar kullanmayacak ama olacaksınız‘ propagandasıyla güdülecektir. Günümüzde bilişsel bilim ile iştigal edenler genellikle beyni donanıma ve zihni de onun üzerinde çalışan yazılıma benzetiyorlar. Ancak bir yazılım programı sadece bilgidir. Yani prensipte bilinç bilgisini yüksek bir kibirle nöronlara kodlamayı planlayarak, bilinci veya deyim yerindeyse ruhu hapsetmeye ve yönetmeye çalıştıklarını söyleyebiliriz.

Öncelikle doğayı, yaşayan canlı organizmadan cansız mekanizmaya, makineye dönüştüren bu yaklaşım, emeğin sömürülmesine ve sermayeye dayanan kapitalist ekonomiyle birlikte insanı da mekanizmaya dönüştürdü. Liberalizmin şiarı “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” Sömürüye dayanan bu sistem sömürmek için aldatmaya, insan aklını uyuşturmaya ihtiyaç duyar. İnsan aklının uyuşması da hazlara vurgu yaparak, hazları uyandırarak olur. O yüzden kapitalist sistem mümkün olduğunca insanı bel altından vurur. Bunun için eğitim, reklamlar bir araç olarak kullanılır. Bu propoganda araçlarıyla, olmasa da yaşayabileceğiniz şey için, o olmazsa yaşayamayacaksınız inancı kitlesel olarak oluşturulur. 

Oysa Akira Kurosawa’nın ‘Düşler’ filminin son düşünde, henüz teknolojinin (teknoloji olarak gördüğümüz tek şey su değirmenidir) girmediği köyün yaşlı bilgesi, yazarın ‘neden elektriğiniz yok?’ sorusuna şöyle cevap veriyordu:  “Elektriğimiz olsaydı, gökyüzünde yıldızları nasıl seyrederdik?!”

Öyle ya, yeryüzünde yanan her ışık, gökyüzünde sayısız yıldızı söndürüyordu. Hakikati aramaya çıktıysan, ışığını söndürmelisin! Dünya filozof yetiştiremiyor artık, düşünür desen onlar da parmakla gösterilecek kadar az. Dünyayı elitleri, sahip oldukları teknisyenler ve mühendislerle yönetiyorlar. Ürettiklerini satabilmek için bir pazara dönüştürülen insan kaynağı bu güçler tarafından esir alınıyor. Esir alırken ona sahte mutluluk vadediliyor; “Bu arabayı alırsan bu kadına da sahip olursun, bu kıyafeti giyersen herkes seni arzular, şu kozmetik ürünü kullanırsan daha geç yaşlanırsın, şu besinleri tüket, şu ilaçları kullan ömrün uzasın…” gibi. Hepsi de anlık hazlara, tamamen beşer ve biyolojik yanımıza yönelik. Bir klavyeyle, bir tuşla dünyanın öbür ucundasın. Eskiden bulunduğunuz yerden dünyanın diğer ucuna gitmek yıllarla ifade edilirken artık birkaç saatte gidilebilir… Nerede tefekkür, nerede temâşa!

Peki tüm bu baş döndürücü hızda gelişmişlik alametleri bize ne kazandırıyor? Hangi bilgi birikimini, hangi temâşa sürecini, ruhumuzda hangi tekâmül derecesini karşılıyor? Hiç!   

Eskiden “hiççiliğin” yani “nihilizmin” düşünsel bir değeri vardı; en azından değerleri sorgulayan bir tarafı vardı.Şimdi, “hiççilik” bir tükenmişlik sendromu! İletişim teknolojilerindeki yüksek teknolojik buluşlar, her yerde ve her anda olmak kaydıyla bizde tanrısallık olma yanılsamasını yaratıyor. Hem de her yerde savaşlarla, açlıklarla birbirimizin hayatına son verirken tanrılaşıyoruz! Ona hiç şüphe yok! 

Teknoloji insanın sadece aklını değil bedenini yani mahremiyetini de esir alıyor. Cep telefonundaki sinyalden nerede olduğunu ya da dünyanın hangi köşesinde klavyende ‘enter’ tuşuna bastığından haberdarlar. 

İslam’da mahremiyetin korunması ilkesi en temel ilkedir. Günahların dahi üzerini örten bir Allah vardır. Kuluna şah damarından daha yakın olan Allah, melekleri kişinin amel defterini yazarken kulu ile meleklerinin arasına girer. Mahremiyet o denli önemlidir ve bizzat Allah tarafından korunur. Oysa bugün bizim yatak odalarımıza kadar giriyorlar. Sürekli gözlenmekten, takip edilmekten kaçacağın tüm yollar kapatılmış. Çıkmaz sokaklarla örülen bir dünyada yaşam tutsak durumda. Sevişirken, melekler bile edeplerinden çekilirken, her anınız internet sitelerinde yayınlanabilir!  İnsan haysiyetini hiçe sayan bu üçüncü gözler ürkütücü bir boyutta her yerdeler. 

Soru:

Batı’nın kültürel ve ırkçı bir kibirle ‘ilkel’ olarak tanımladıkları arkaik toplumlar ya da şimdi yağmur ormanlarında veya Avustralya’da tek tük örnekleri kalmış, teknolojiden tamamen habersiz bu tip toplumlarda insanlar mutsuz mu? 

Asla! Belgeselleri izleyin, o yarı çıplak insanların yüzlerinde en ufak bir mutsuzluk ifadesi göremezsiniz. Doğayla tamamen uyumlu bir şekilde, hiyerarşi nedir bilmeden, çocuklar üzerinde baskı kurmadan, erkek kadının üzerinde tahakküm kurmadan, insan insanı sömürmeden, şiddetsiz, şamanın ruhani liderliğinde, manevi koruyuculuğunda mutlu, huzurlu bir hayat sürdüklerini gözleyebiliyoruz. 

Eleştirilerimizin hedefi burada bizatihi teknoloji değil, bu teknolojiyi üreten modern paradigmadır. Elbette ki insan topluluklarının yeryüzünde görüldüğü her yer ve zamanda tekniğin de geliştiğini, bir takım alet edevatlarla, avlanma silahlarıyla, tarım araç gereçleriyle doğadan ihtiyaçlarını temin etmeye çalıştıklarını da görmekteyiz. Tekniğin, felsefe ve bilim ile buluşarak sanayi üretimine aktarılması ilk olarak Avrupa kıtasında görülmüştür. Sorun tekniğin teknolojiye dönüştürülmesi ya da bunun Avrupa kıtasında olmuş olması da değil. Sorun geliştirilen bu teknolojiyle birlikte doğanın ve insanların üzerinde tahakküm kurulmasıdır. Ancak bu tahakkümün oluşmasındaki düşünsel-felsefi arka plana baktığımızda, doğanın ve insan toplulukları üzerindeki yıkımların, açtığı tahribatların nedenlerini anlayabiliriz. 

Beyaz adam yeni kıtaya ayak basmadan önce Kızılderililer bu dünyada, öte dünyadaki ruhlar ile huzurlu bir şekilde yaşıyorlardı. Açlık sorunları yoktu, başka kabilelerden kendi yaşam alanlarına bir tecavüz olmadığı, varlıklarını tehlikede hissetmedikleri sürece savaşmıyorlardı da. Kızılderili toprağın üzerinde yürürken toprağı incitmemek için ayağını toprağa fazla bastırmıyordu. Asla ihtiyaçlarından fazla avlanmıyorlardı. Av tuzaklarına birden fazla tavşan yakalanmışsa ihtiyaç fazlasını serbest bırakıyorlardı. Kızılderili bir ağaçtan meyveyi, ağaçtan izin alarak ve özür dileyerek koparıyordu, çünkü o ağacın da bir ruhu olduğuna inanıyor ve onu incitmekten korkuyordu. Kural şuydu; “Doğadan, aldığın her şeyin yerine yeni bir şey bırakmalısın ki denge bozulmasın.” 

Oysa beyaz adam, “kılıcımın uzanabildiği her yer bana aittir” diyordu. Bunu derken yaptığına meşru bir zemin, bir kılıf uydurmak adına bir elinde kılıcını sallarken, diğer elinde de Tanrı’nın kitabını tutuyor, kendi haksız haklılığını Tanrı sözüyle meşrulaştırıyordu. Yeni dünya beyaz adam tarafından işgal edilirken savaş ve soykırımda her iki tarafa esir düşen çocuklar oluyordu. İlginçtir ki; barış zamanı esir değişimi yapılırken, beyaz adama esir düşen çocuklar kabilelerine özlemle dönerken, Kızılderili tarafına esir düşen beyaz çocuklar öz ailelerinin yanına geri dönmek istemiyordu!

Ahmet Turan Esin

-He is interested in theology, mysticism and philosophy. He publishes his writings on fikrikadim.com. He gives seminars and lectures.

-İlahiyat, tasavvuf ve felsefeyle ilgilenir. Yazılarını fikrikadim.com'da yayınlar. Seminer ve dersler verir.-

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.