Kültürlerin Denize Bakışı ve Balık İnsan

14 mins read
Kültürlerin Denize Bakışı ve Balık İnsan

Kültürlerin Denize Bakışı ve Balık İnsan

Kültürlerin Denize Bakışı ve Balık İnsan 1

Din ve Mitolojide Deniz

Tufan kelimesi suları tehlikeli bir metafora dönüştürür. Su boğar, deniz gemileri batırır, kurtuluşu yoktur, insanoğlunun. O halde Nuhun Gemisine atmalı kendisini. Gemide emniyette mi, peki? O da şüpheli. Kuran-ı Kerim’de ‘Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: «Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız» diye Allah’a yalvarırlar. ” (Yunus suresi 22. Ayet)
Semitik dinler suya/denize olumsuz anlamlar yükler. Musa kavmi için mucize gösterir, suları ikiye yarar. Onları öldürmek için gelen firavun, Kızıldeniz’de boğulur. Denizi geçebilmek ancak mucize eseridir. Zaten Yunus da cezasını denizde balıklara yutulmakla çekmiştir. Her ne kadar Tanrının inayeti ve lütfuyla kıyıya atılsa da. İbret ve mucize içiçe, müminlere denizden uzak durun, ihtarının simgesidir.
Dinler emniyetli bir gemide iseniz, denizin üstünden yolcu olarak geçiniz ve Tanrıya yalvarmayı ihmal etmeyiniz ibretleri ile uyarır insanları. Bu dağarcık nedeniyle “karada ölüm yok” sözü vardır, Türkçemizde. Denizde her an mümkün çünkü. Karaya ayak basınca altınızda sarsılmaz toprak, cilve ile sizi kendine çağıran ve boğmak için zaptedilmez bir istek duyan deniz gibi değildir. Karaya çıkınca, endişeli çocukları güvenle bağrına basan anasına kavuşmuş olur yolcular.

Yalvar Kul Tanrıya Yalvar

Mitoloji’de gökyüzü Zeus’a, denizler Poseidon’a, yeraltı da Hades’e düşer. Yeraltı cehennem, ölülerin mekânı ve karanlıktır. Poseidon “Ey Yerleri Sarsan” veya “Kara saçlı” Tanrı olarak da çağrılır. En önemli silahı Trident denen üç dişli bir yabadır ve bu yabayı yere vurduğunda depremler meydana gelir. Poseidon hırs ve gücü temsil eder. Poseidon’un hırsı Atlantis’in yok olmasına sebep olmuştur. Sular altında yok olmuştur Atlantis. Size de aynı tehdidi hatırlatır sürekli.
Poseidon, denizin dibindeki görkemli sarayından çıktığında, denizatlarının çektiği altın arabasına binerek denizleri dolaşır, fırtınalar yaratır. Denizciler güvenli bir yolculuk için ona yakarmak zorunda. Tanrılara yalvarmayana denizde güvenlik yoktur ve varmak istediği limana yol bulabilmek ne mümkündür.
Mitolojik ve dinsel kültür denize olumlu bak(a)mazdı yani. Homeros’un Odysseia Destanı da denizlerde 10 yıl boyunca dolanan Odysseus’un başından geçenleri anlatır. Odysseus için bile tekin değildir deniz. Sireneler başta olmak üzere.
Klasik çağlarda insanların denizle ilişkisi sınırlıydı. Kıyısında kumsal ile suların buluştuğu yere çıplak ayakla basmak, uzaktan balık tutmak, emniyetli gemilerde (tanrılara duaları eksik etmeden) yolculuk etmekle başlar ve biterdi.

Modernliğin Yazlık Modası

Her yenilikte olduğu gibi denizle ilişkileri çoğaltan İngilizler oldu. Turist ve arkeolog olarak dünyayı gezmek, keşifler ve egzotik ülkeleri tanıtmak gibi. Sonunda deniz, plaj ve yüzmek için kıyılarda yazlıklar oluşturmak, onlarla başladı.
Denizde yüzmeye başlayınca, mayo, bikini, şort, tişört modaları geldi peşinden. Hatta mazbut insanlar için haşema.
İngilizler, önce buharlı makine, sonra sanayi devrimi ile parayı bulunca, hayatın tadını yaşamayı murat ettiler. Paranın ardından kültür, bilgi ve aristokrat ilgiler gelmiyorsa, istifçi olursunuz sadece. Para harcanmak için kazanılır. Protestan ahlakı, başkasına zarar vermediği sürece, at yarışlarında eğlenmeyi, kriket oynamayı, denizlerde yüzüp sahillerde lebiderya konutlardan manzarayı seyretmeyi günah görmüyordu. Bu eylemlerde Tanrıları kızdıracak bir yön de bulamazdı rahipler.
Esasen bütün canlılar sudan türemişlerdi. İnsana dair biyolojik keşifler, içinde bir balık olduğunu da gösteriyordu. O halde insanlığın su ve denizle ilişkisi, ana rahmine dönüş demekti bir yerde.
Gerçi Romalılar sıcak suyu daha çok sevmişti. Dünyanın neresinde bir kaynak varsa önce bir köşk önüne havuz yapmıştı. Sıcak bulunca kaplıcalar inşa etmişti. Dünyayı fethedebilirdi ama suya ancak kuşatılmış alanlarda girebilirdi.

Asılırsan İngiliz Sicimi İle Asıl

İngilizler güneş batmayan imparatorluğu sonsuz suları geçerek kurmuşlardı. Evet, ilkleri İspanya’ya, Portekiz’e kaptırmış olabilirlerdi ama dünyayı Kristof Kolomp’un el yordamına bırakamazlardı. Buharlı gemileri, güvenilir pusulaları, sağlam haritaları vardı ellerinin altında. Hatta dünyayı meridyen ve paralellere bölmüş, saniyelik hesaplamalarla, dünyanın ada parselini, paftasını çizmişlerdi.
Deniz ve okyanuslar egemenlik alanını genişletmiş, iktidarlarını pekiştirmişti. O halde denizle ilişkiye yeni bir yön vermek lazımdı. Dalgıçlık, zıpkın avcılığı, denizler altında keşifler heyecan uyandırıyordu Cook’larla. Evet, Denizleraltında 20 bin Fersah’ı Jül Vern yazmış olabilirdi. Fransa’nın Nantes şehrinde doğan, denizcilik geleneği olan bir ailenin çocuğuydu Jül Verne. Küçük bir çocukken gemilerde tayfalık yapmak için evden kaçmıştı ama yakalanıp ailesine teslim edildi. 1847’de hukuk öğrenimi görmesi için Paris’e gönderildi. Okyanusları ve 6 bin metre derinlikleri keşfetme şerefi alındı elinden.
James Cook öyle mi ya? Denizci ve kâşif olarak nam saldı. Özellikle Büyük Okyanus’ta deniz seferleri ve bu seyirlerde yaptığı ada keşifleri ile ünlü oldu. İngiltere’den binlerce mil uzakta, gemilerin lojistik desteği için, bono, poliçe, seyahat çeklerini icat etti. Osmanlı bu gelişmeye taş koymasın diye yeğeni Tahora’yı, Osmanlı din âlimi Ebubekir Efendi ile evlenmeye teşvik etti.
Osmanlı hısım olduğu İngilizlerle korsanlıkta rekabette geri kalmadı ama denizlerle değişen yeni ilişkileri öğrenmeye yüz vermedi. Bu evlilikte Tahora’ya yüzme izni çıksaydı, kadınlar dâhil bütün ehl-i müslim denizle 200 yıl önce tanışacaktı. O fırsat kaçtı.

Cumhuriyetin Sahil Seferberliği

Cumhuriyet döneminde denizle sağlıklı ve içli dışlı ilişki Halikarnas Balıkçısının, Bodrum’a sürgün edilmesi ile başladı. O mübarek insan, dört yanı denizle çevrili, üç denizler hakimi Osmanlı dönemi boyunca ‘bön bön’ baktığımız sahilleri bir cazibe merkezine dönüştürdü.
İstanbul sosyetesi ve entelektüelleri, artık milli kültürle fark edilmekle yetinemezdi. Mitoloji ile yeni bir ‘üstünlüğün’ hazzına ermek ve denizlerde yüzmek için Bodrum’a akın etti. Sahillerde yazlık modasında öncü oldukları kesin Türkiye’de. Yoksa biz Yörükler, Avşarlar, Türkmenler sahil kıyısından yaylalara kaçıyorduk yazları. Denizin nemi, sivrisineği ve sıcakları ile ancak böyle baş ediyorduk.
Zamanla, sahile komşu narenciye, zeytin bahçelerimiz altına dönüştü. Müteahhitler kazandıkları paralarla, dövizi füzeye çevirdiler. Emekliler, bir yelkenli alıp denizlere açılamadılar ama mütevazı sitelerde birer yazlık edindiler. Yazlığa gitmek Türkiye’de yeni bir fetih coşkusuna yol verdi. Sahil kasaba ve köylerin yazın nüfusunu ona katlamaya başladı.
Artık denize ulaşmak bir zenginlik ve ayrıcalık. O halde kadınlarımız –kızlarımız dahil herkesin yüzme dersleri alarak suya ana kucağına atılır gibi güvenle koşması gerekir. Türkiye’de yüzme bilmediği için binlerce kişi boğuluyor. Hayat Bilgisi dersinden geçmek için yüzme öğrenmeyi şart koşmak lazım. Bikinili olmak zorunlu değil. Haşema ile de girebiliriz denize.
Parayı bulan muhafazakârlar ayrıcalıklı tesettür otelleri inşa etseler de, denizde yüzmek, hep aynı meşrepte insanları havuzda oyalamak gibi değil. Kulaç, kurbağalama … vb. birçok yüzme stili var. Ve artık din,dil,cinsiyet, ırk ayrımı yapmadan birbirine hoşgörü ile bakan bir anlayış var, insanlarımızda. Mutaassıp demiyoruz haşemaya, mazbut diyoruz. Bikini ile gözlerimizi kamaştıranlara ise ‘bedenim benimdir’ diyen bir mottoyla özgüveni tavan yapan bir özgürlük ve demokrasi hakkı tanıyoruz.
Artık, evlenmek için nikâh memuru önüne gelen gelinlerden, reşit olduğuna dair belgeler istenirken, yüzme sertifikası da istenecek. Deniz herkesi güzelleştirir. Kadınları ise tanrıça yapar. Kim kızına prenses, tanrıça demekten kendini alıkoyabilir?
İşte kültürel devrim, denizle ilişkimizdeki sağlıklı gelişmelere bağlanacak bundan böyle. Yok öyle yağma, ‘yazlık aldım sahilden haydi denize’ demek. Yoksa kızlarımız Ebubekir Efendi ile evlenen Tahora gibi olur. Bir iki yüzyıl daha öylece bakakalırız denize.
Mustafa Everdi’nin sosyal medya sayfasından alınmıştır
Read:  Enerjisa ve Kontrolmatik Depolamalı Rüzgar Enerjide Güçlerini Birleştiriyor

FİKRİKADİM

The ancient idea tries to provide the most accurate information to its readers in all the content it publishes.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.