Uyku duymasa bari bu haberi

6 mins read
Uyku duymasa bari bu haberi

Uyku duymasa bari bu haberi

Uyku duymasa bari bu haberi

Sokaklar, caddeler, vitrinler, kafeler, düğünler dernekler, gezmeler, görmeler, gülmeler, sohbetler… Hiçbiri eski havasında değil. Tam aşı çıktı, bitti, gidiyor derken; hoppala paşam, Malkara Keşan. Mel-un virüs, İngiltere mutandı tebdil-i kıyafetiyle sosyal mesafe, maske teftişine çıkıyor yine. Hani öpmek yasak olmasa, bükülemeyen bilek öpülecek, al takke ver külah dostluk kurulacaktı.

Bilim kurulu, virüsten dost ayıdan post olmaz diyecek, her toplandığında, kırmızı şal görünce çılgına dönen boğa misali, kızaran şehirlere sert bir boynuz savuracaktı en kallavisinden. Düğündü dernekti, işti, ekmekti biraz daha beklesindi.

“Başıma neler geldi sana diyemedim, beni kaç kere dövdüler adını söylemedim” diye nakarat tutup, adını söylemekten haya ettiler kepenk indirip, karantinaya girenler. Karantinada kalmayı da psikolojik sorunlarının üstesinden gelmeyi de öğrenmişlerdi az buçuk. Gerçek hayatı teğet geçen aşiret dizileri, yasak aşklar, entrikalar, yalılar, konaklar, hanlar, hamamlar varsa içinde, hepsine sırt çevrilecek, psikiyatrist-yazar Gülseren Buğdaycıoğlu’nun kitaplarından uyarlanan, hayatın gerçeklerine dokunan, “Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir” yapımları izlenecekti. Dizideki sorunlu oyuncularla kendi yaşamları veya yakınları arasında bağ kuracaklar, biraz çocukluklarında gezinecekler, terapi sahnelerinde yine oyuncularla birlikte ücretsiz terapi olacaklardı.

Üstelik, onlar gibi geceleri çöp toplamıyor, yerli yersiz bütün evi deterjanla yıkamıyorlardı. Öyleyse korkulacak bir durum yoktu ortada. Firar eden uykularını arıyorlardı sadece. Ellerinde meşaleler “uyku! uyku!” diye bağırıyorlardı gecenin karanlığında. -Uykuyu gördün mü? Kaçırılmış olmasından endişeleniyoruz. -Uzun zamandır görmüyoruz onu, bu mahalleye uğramaz oldu, başına bir şey mi geldi yoksa? Kim bilir kaç kederli beden zamansız kovmuştu onu yatağından, soğukta kapı dışarı etmişti. Kaç borçlu, kaç işsiz, kaç hasta..

Kaybolan uykudan müjdeli bir haber alma merakıyla ana haber bültenlerine sarıldılar. “İzmir’in konak ilçesinde, 17 yaşında, 17 bıçak darbesiyle katledilen 5 aylık hamile kadın. Her seneye bir bıçak darbesi sığdırmıştı imam nikâhlı, imamsız katil kocası. “Uyku duymasa bari bu haberi” diye iç geçirdi ekran başındaki uykusuz. Aynı adama kaçan eltiler, gece yarısı kaçan uykuya sinirlenip darbe çağrışımı bir bildiri yayınlayan çatık kaşlı, emekli amiraller… Yükselen enflasyon, tırmanan şiddet, yükselen vaka sayıları, yükselen hava, yükselen kurlar, rakamlar.. yükselen.. yükselen.. yükselen…

Bildikçe, şahit oldukça beyni ve kalbi alt-üst eden, çözümsüz gibi görünen düğümler, aklıselim insanları bile umutsuzluk sarmallarında ufalayan haberleri sunan haberciler mi kaçırmıştı uykuyu. Onu bir haber merkezinde gözetim altında tutup, yurdun dört bir yanından gelecek kötü haberlerle korkutuyorlar mıydı yoksa. Haberlerden hayır yoktu, uykudan da haber yoktu. Sanki 17 bıçak darbesi ona saplanmış da tenha bir sokakta cansız yere yığılmıştı.

Eşitlikte sınır tanımayan virüs; zengin, fakir, mutlu, mutsuz ayırt etmiyorsa da uyku çok seçiciydi bu konuda. O gece merhamet edip geç bir saatte 3-4 saatliğine uğrarsa ne âlâ.. Şiddetli bir fırtınanın ortasında kumdan kaleler dikiyoruz her gün, kurduğumuz kalelerin aynı gün yıkılacağını bile bile. Yılmadan, yine, yeniden.. Umut fakirin ekmeği. Haber bültenlerinin müjdeli haberler vereceği, uykuyu salıvereceği günleri bekliyoruz.

“Hep geçer diyorlar ya Olric. Sence geçer mi?
Geçer elbet efendim; bazısı teğet geçer,
bazısı deler geçer,
bazısı deşer geçer,
bazısı parçalar geçer.
Ama mutlaka geçer.” Oğuz Atay

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.