Mustafa Everdi: Zulme engel olabilmek; bireylerin trajedisini anlatan hikâyelerle de mümkün olur

22 mins read
3

Mustafa Everdi: Zulme engel olabilmek; bireylerin trajedisini anlatan hikâyelerle de mümkün olur

Mustafa Everdi ile ilk söyleşimizi fikrikadim yayın hayatına girdiğinde yapmıştık.  Kendisinden yazı, röportaj isteğimizi  hiç bir zaman geri çevirmedi. Her zaman dolaylı ve direk desteğini görmüşüzdür. Bu onun fikre, düşünceye, edebiyata olan sonsuz bağlılığını gösteren davranışlarından biri. Kişisel kanaatim de odur ki insan, eğer kendisini fikrin, düşüncenin, edebiyatın tarafında olarak tanımlamışsa bu tarz çaba ve gayretlere destek olmalı. 

Şimdi, Mustafa abi ile yaptığımız bu röportaj aslında yeni bir  formatla gerçekleştirmeyi  düşündüğüm röportajlar serisinin  ilki olacaktı. Farklı isimlerden; arkadaşlarından, okurlarından gelen soruları ona yöneltip youtube üzerinden yayınlayacaktım. Ancak kimi nedenlerle bunu yapamadık. Sorularımızı kendisine gönderebileceğimizi ve yazılı olarak cevap verebileceğini söyledi.   Bize bir minneti olmadığı halde cevaplarını doyurucu olarak göndermiş. Umarım bir daha ki sefere kamera karşısında sorularımızı cevaplayan bir Mustafa Everdi röportajında buluşuruz…  (Hayati Esen)

Mustafa Everdi: Zulmü engel olabilmek; bireylerin trajedisini anlatan hikâyelerle de mümkün olur

Münevver Saral’ın sorusu

Bir yerde, “Her iktidara küçük bir kasaba da olsa; sıfırdan bir şehir kurmak zorunluluğu getirilmeli anayasa ile. Kurdukları bu şehre bakarak iktidarların niyetlerini, ufuklarını, çaplarını tespit etmek mümkün hale gelebilir belki.” diyorsunuz. Cumhuriyetimizin kurulduğu günden bugüne iktidara gelmiş hükümetlerin böyle bir çalışması olsaydı şehircilik anlamında bugün yine aynı yerde olur muyduk?

Mustafa Everdi
Mustafa Everdi

ARISTOTELES, ‘Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler’ diyor. Şehir inşa eden surlarla mı çevirecek, şehrin merkezine ne koyacak, ızgara sistemine göre mi yoksa dairevi mi kuracak şehri? O zaman dünya görüşünü, siyaset anlayışını ve evren tasavvurunu anlarız hemen. 

Cumhuriyetin başında köşeli binaları ile Alman mimarların binaları, sert ve kırılgan bir döneme girileceğini haber veriyordu.

 Her parti kuruluşunda, bir parti programı yazar. İktidar olunca yapacakların ve referanslarını tanımlar. Bütün partilerin ideal, görkemli programları var ama parti içinde veya ülke genelinde iktidara ulaşınca unutulur o metinler. Lafla peynir gemisi yürür ama icraata gelince her şey tepetaklak olur. Oysa küçük bir şehir kurmak gerçek bir kadro meselesidir. Bugün ülkemizdeki TOKİ sorununa bakınız. İnsanları mesken sahibi yapmak kolaydır. Ancak yaşanabilen mahalle, semtler kurmak için birikim, kültür, tutarlı bir dünya görüşü, tasavvur gerektirir.

Bana sormayın, ülke kurmaktan bile vazgeçip gezegen kuralım, diyorum. Onun için Mars’ı gözüne kestiren Elon Musk, Facebook’un sahibi Zukerbeck’ten daha entelektüel birisidir.

Hasan Boynukara‘nın sorusu:

Doğu-batı,dün-bugün, geleneksel-modern meselelerinde kendini nerede görüyorsun? Bu meseleleri nasıl ele almalıyız?

Rüyamda batıda, modern bir şehirde yaşadığımı görüyor; sabah olunca bana yabancı, kaotik kendi şehrimde uyanıyorum her zaman. Batı bir rüya, doğu kâbus bana nedense… 

Amin Malouf ‘yıkıcılıkları yüceltenlerin dışında ve ötesinde şiddete, imhaya, savaşa, zulüme, zalimliğe, sömürüye, ayrımcılığa karşı çıkan, direnen insanlar da var’ diyor. Ben onlardan olmaya çalışıyorum.

Kaderinden büyük insanlar vardır. Mustafa Kemal, Gandi gibi. Bazen kader insandan büyüktür. Enver Paşa gibi. Benim gibi sıradan insanlarsa yazgı var diye, inanırız. Bu yazgı; kimi hırsız, kimi aptal, kimi halinden memnun, çoğu uyuşuk ve yaşlı insan rolleri sunar bizlere… Yaşlılıktan vazgeçme hakkı varken bunu yapmayanlar var. Ben gençleşmeyi ‘evrensel insan’ olma çabasında görüyorum. Bu nedenle kurbağadan öküz çıkarma niyetiyle kendimi harap ediyorum.

Her şeye kaçamak bir göz atıp belleğine kaydetmeden yaşıyorum çağımızı.  Yazgı varsa tarihten gelen şan ve zaferden hisse çıkarmak da var kendimize. O tarihte yaşasaydık; parya, serf, kul olacağımızı unutarak… Bu kadar büyük mevzularla uğraşmak, bize birkaç numara büyük geliyor.

Dün, ağırlığı ile bizi ezip bir kalıba döküyor. Bugünün ve yarının insanı olamıyoruz. Dünde yaşamak belirli, güvenli ancak küçücük tekrar eden hayatlardır.  Bugünü ve yarını belirleyen yolların kavşağına başka milletlerden en az yüz yıl sonra ulaşıyoruz. Bu nedenle günün imkânları elimizin altında ama düşünsel bedelini ödemeden ithal cihazlar gibi yaklaşıyoruz modernliğe. Yahuda olmadan bu ülkede doğruları söylemek mümkün değil. 

Beni de içine alan kitap, bir sayfası dindar diğer sayfası seküler bir hikâye anlatıyor. Bir sayfa imana diğeri inkâra çağırıyor. Sarkaç gibi gidip gelmekten mesafe alamıyoruz. Onun için bin yıllık bir yerinde sayma komutuna ayak uydurduğumu sanıyorum. Bu duruma askerlikte bir tanım dört dörtlük uyuyor: Yanaşık düzen!

Alman, İngiliz, Fransız hele hele İskandinavların toplum olarak bizden neden daha akıllı olduğunu çözemiyorum bir türlü. Onun için bir masalın mı yoksa kâbus dolu bir hikâyenin mi içinde yaşadığımdan emin olamıyorum.

Soruya gelirsek, doğu kültürüne, batı medeniyetine –daha doğrusu tek bir medeniyete- dâhil olduğumu sanıyorum. Onun için doğu metafizik, batı maddiyatçı gibi retorikleri bırakıp insanlık kervanına katılmak ve dünyanın her yerinde geçerli değerler üretmek boynumuzun borcu diye düşünüyorum.

Nilgün Çelebi Hoca’nın sorusu: 

Kendinizi yersiz yurtsuz mu hissediyorsunuz yoksa merkezsiz mi hissediyorsunuz?

Ben kaçmanın her zaman akıllıca olduğunu düşündüm hep. Kaçamazsam çağdaşlarım için ‘huzur kaçıran’ olmayı seçiyorum. Bizler bir yanılgıyız, sistemin ve babanın bir yanılgısı…

Yıllarını, ömrünü boşu boşuna geçiren biri, her zaman mutsuz olma yeteneğine sahiptir. İnsan; ömür denen o büyük yolculuktan, bir yığın yalanla dönermiş. Her aidiyet ve mensubiyetin getirdiği yükler ve bedeller var. 

İnsanlığı merkeze alıyorum. Bu makama ancak yersiz yurtsuz olmakla ulaşılacağını anladım bu yaşta. Gölgemin barınağında duruyorum; kapımı da çok seyrek çalıyorlar. 

Esen Güney’in sorusu:

Edebiyatı siyasal, ideolojik dünyanız için bir araç mı görüyorsunuz yoksa edebiyatı yaparak mı ideolojik, siyasal tutumunuzdan uzaklaştınız?

Edebiyat ve sanatçının bir görüşü, anlayışı, inancı olabilir. Bunları başkalarına propaganda etmek sanat-edebiyat değildir. İnancını doğrulamak yerine insanı doğrulamak daha doğru diye, yaklaşıyorum artık. Edebiyat/sanat, insanı dünya vatandaşı kılıyor. Rus’a Moskof diyemiyorsam Tolstoy, Dostoyevski vb. gibi yazarlar sayesinde. Yunan’ı kardeş biliyorsam Kazancakis ve Yannis Ritsos sebebim. Kimliklerden öte değerleri dikkate alıyorum. Kalabalık ve genel olandan uzaklaşmayı, değerli olana yaklaşmak için ilk adım görüyorum son zamanlarda. Dickens “Yirmi yaşın üstündeki bütün insanlar iğrenç ve aşağılık olma eğilimindedirler; kırklı yaşlarsa katıksız, yalın suçluluk yaşlarıdır.” diyor. Artık bizim yaşımızdakileri siz düşünün. ‘Sanatçının kendine özgü niyetlerinin bilinmesine gerek yoktur. Eser her şeyi söyler.” der, Susan Sontag.

Muhammed Işık‘ın sorusu:

Dünyaya bir daha gelme imkânınız olsa yine aynı mesleği mi seçerdiniz yoksa sadece edebiyatla mı meşgul olurdunuz?

Bir yazar nedir ki? Hâlbuki avukat, mühendis, doktor, noter öyle mi ya? Devlette bir yeri var, halkta karşılığı. Vergi dairesinde kaydı, her ay beyan ettiği katma değeri var. Yazar olarak bir yerim, karşılığım var mı, emin değilim. Ben görünmeyen yazarlardanım. Hücresinde konuşan.  Sadece edebiyatla meşgul olsam aç, sersefil ve perişan olurdum. Geçim kapıma saygım var, edebiyat/sanatı da yaşadığıma delil sayarım.

Dünyada adalet olmadığını her zaman biliyordum. İnsanlar hayatta veya öldükten sonra sonunda ufalanıp gidiyorlar. Korunmaya çalıştıkça paramparça oluyor insan. Bu nedenle hukukçu olmak iyi bir edebiyata kapı da açabilir. İyi edebiyatçılar hukukçulardan çıkıyor diye bir önyargım var. Ben hukukçu olarak da edebiyatçı olarak da kendimi yeterli görmesem de.

Teolojik hukukçu olamadım, devrim savcısı olamadım, insan haklarını üstün tutan evrensel insan olmayı murat edindim zorunlu olarak. İnsan konumunu seçemeyince bağlamını seçebilir. Halk olmak çok kolay. Ya da zor. O halde halkın arasından konuşalım, belki güçsüzler sesini bulabilir, diye düşünüyorum. Avukat iken de hep mağdurları savundum. Güçlülerin, holdinglerin savunmanı olamadım. Bazen adalete çağırmak, zulme engel olabilmek; bireylerin trajedisini anlatan hikâyelerle de mümkün olur. Yazılarıma eşlik eden bir müzik eksik. Bazen arka plandan bir türkü duyuluyorsa işte o zaman kendimi yazar hissederim.

Hayati Esen’in sorusu:

Yaşam ve edebiyat arasındaki ilişki kent insanının sorunlarını aktaran bir dile dönüşmüş durumda. Bir söyleşide “Metropol Mücahidi, yepyeni bir yöntemle yazılmasına rağmen klasik hikâye etme tarzını canlandıran bir kitaptır.” derken neye işaret ediyorsunuz? Bu iddianızın dayanağı nedir?

Metropol MücahidiMetropol Mücahidi, her hikâye kendi içinde farklı olsa da aynı karakterler üzerinden sürüyor. Binbir Gece Masalları; iç içe süren, her gece yarım bırakılan hikâyelerle sürer. Sağ kalması, yaşaması gelecek hikâyenin merak ve çekiciliğine bağlıdır. Bu nedenle geleneksel tahkiye yöntemi olduğuna inanıyorum. Yüreğimdekini açık açık söylemeye cesaret edemeyince bir şeyler karaladım. İma ile… Korkak ve sağlamcıyım ben. Tek derdim var hayatta kalmak, hiç bir zaman yaşamayı bilemedim.

Hayati Esen’in sorusu:

“Kadınların yükü daha da ağır. Hem bir işte çalışacak hem evi çekip çevirecek. Bu daraltılmış alandan çıkabilmek için son zamanlarda anlatan, anlayan, yazan kadınlar öne geçti edebiyatta.” diyorsunuz. Kadının edebiyata katkısı çalışma hayatında etkin olmasıyla daha belirgin hale mi geldi? 

Öyleyse ekonomik güçle edebiyat üretme arasında bir ilişki var, diyebilir miyiz? Neden ve niçin?

Dahî ve engellenmiş çocuklar olarak çıktık yola. Geldiğimiz yerler de turnikelerle dolu. İç sansürden, çevre sansüründen, inanç sansüründen doğan turnikeler. Bu çoğu zaman yazarları kekeme yapar. Ben ağzımda iri taşlarla incelikli konuşabilmeme şaşırıyorum. Doğuştan beyefendiydim sonradan kazma oldum. Bu ülkede nezaket ve incelik zayıflık sayılır. O zaman sizi öldürmek için her köşeden bir katil çıkabilir. Bu ülkenin taşı, tuğlası, cadde ve kaldırımları bile sakinlerini öldürmek için fırsatlar arar. Hayatta kalmak büyük başarıdır. Artı bir şeyler varsa o da cabası.

Kadınlar daha ağır bir baskı, sansür ve engelleme ile karşı karşıyadır. Bu turnikeleri aşabilmek için, ekonomik, sosyal hayatta roller almak için alan açtı kadınlar. Elbette erkeklerle eşit olabilmek için daha büyük bir çaba göstermek zorundalar. Edebiyatımızda kadınların; anlatma, kitap yazma seferberliğine şahit oluyoruz. Bu gidişle erkeklerle arayı da açacaklar. Artık sanatçı-edebiyatçı kadınlar ve kaba-kazma kültürsüz erkekler dönemi başlayacak. Bu hem bir hayatta kalmak hem yaşayabilmek hem de varlığını duyurma çabası. Tek bir faktöre, çalışma hayatında etkin olmaya bağlayamayız. 

Dergi ve kitap okuyucuları da genel de kadın. Kadınlar her alanda olduğu gibi edebiyatta da yükseliş yaşıyorlar. Elbette kanonlar bu enerjiyi boşa çıkaran tuzaklar kurmasa. Bu nedenle kanonlardan bağımsız varolacak kadın yazar çıkma ihtimali de doğar diye sayısal bu çoğalışa değer veriyorum. Çoğu zaman eserlerine değer vermesem de. Çünkü üstat ve edebiyat baronlarının etkisine karşı bir anlayış geliştiremediler. Dünyadaki büyük değişim ve dönüşüme uygun eserleri daha yazmadılar.  Lobi, mahfil ve kanonlar kabul etsin, diye kapılara yığılmışlar. Virginia Woolf gibi Hasta Odalarından Notlar da yazmıyorlar. Yetenek ve değerlerini farketseler Alice Munro gibi dünya onların kapısına gelecek.


Mustafa Everdi
Mustafa Everdi

Mustafa Everdi Kimdir

Hukukçu, yazar Mustafa Everdi, 1960 yılına bor, Niğde’de dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini doğduğu yerde, liseyi Niğde Öğretmen Lisesinde tamamlamıştır.  1982 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

Konya, Niğde ve Aksaray illerinde öğretmenlik, bir süre de kaymakamlık yapmıştır. Dinazor adlı mizah dergisinin sahipliğini ve yazı işlerini müdürlüğünü üstlenmiş olan yazar Ankara’da serbest avukatlığın yanı sıra sahibi olduğu 21. Yüzyıl Yayınlarını yönetmiştir.

1970 yılında yeşil Bor gazetesinde çıkan “Vatan” adlı şiiri ilk yayımlanan ürünü olmuştur. Mustafa Everdi aynı zamanda Ankara Barosunun edebiyat ödülünü kazanmış  ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.

Hayati Esen

In 2005, he published his first book "Why Sufism". Then in 2012, he published essays on theology, politics and art in various magazines and newspapers. In 2014, he founded the website fikrikadim. The website is published in Turkish and English. In 2023, he wrote a post-truth novel called "Pis Roman". He still publishes his articles on fikrikadim.

3 Comments

  1. Doğu batı dünyanın farklı yerlerinde farklı kültürler var. Ancak ‘medeniyet’ tektir. Bütün dünyada her milletin katkıları ile oluşan. Doğu batı kültürüne ait olanlarla ortak medeniyetine ait olanları ayıramıyor. Uçağa biniyor, uydulardan tv yayınları yapıyoruz, silah sanayiinde herkes F-16 F-35 almak istiyor. Sonra batı ‘tek dişi kalmış canavar!’ burada bir pataloji var. Ben ortak insanlık medeniyetini kastediyorum. Esen Güney Selamlarımla.

  2. “Soruya gelirsek, doğu kültürüne, batı medeniyetine –daha doğrusu tek bir medeniyete- dâhil olduğumu sanıyorum.” Burayı anlayamadım. Batı medeniyetine ait mi, dünyada tek batı medeniyeti var ona ait mi, doğu kulturuyle bati medeniyetinden bir medeniyet var ona ait mi? Valla çözemedim…

  3. ‘batıda, modern bir şehirde yaşadığımı görüyor; sabah olunca bana yabancı, kaotik kendi şehrimde uyanıyorum her zaman. Batı bir rüya, doğu kâbus bana nedense…” doğulu batıya batılı da doğuya hasret. Batılılar batının düzeninden ,kuralcılığından bıkmış durumdalar. Özellikle batılı entellektüeller farklı arayış içerisindeler .Demek ki insanların rüyaları ve kabusları sürekli bir değişkenlilik gösteriyor . ilk önce medeniyetin en üst düzeyini yakalayıp sonrada ilkel olanı aramak gerekiyor)))

    Mustafa Everdi Beyin kalemine kuvvet

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.