/

Bir Ayşe Kulin Romanı: Kanadı Kırık Kuşlar

13 mins read

Geçenlerde Ayşe Kulin’in Kanadı Kırık Kuşlar adlı  romanını okudum. Romanın  ana konusu Nazi Almanyasi’ndan Türkiye’ye kaçan Yahudi kökenli akademisyenlerin Türkiye’de yaşadıkları. 

Ayşe Kulin’in ta 2000’li yıllarda Adı Aylin romanını okumuştum. Üniversiteye başladığım o yılda Ankara’da yalnız bir genç olarak iyi gelmişti. O zamanki kitap kapağı da cezbetmişti beni. Dalgalı saçlı, güzel gözleriyle gülümseyen kadın yani Aylin yaşadığı zikzaklar, hatalar ve azmiyle güç vermişti bana. Bir bölümünün de Ankara’da geçmesi daha yakınlık duymamı sağlamıştı. Verdiği mesaj hayatta inanılmaz hatalar yapsak da başarıya ulaşmamızı engellemez, olmuştu. Yılmamalıyız… Eh o zaman serde gençlik olunca böyle mesajlar insanı motive ediyordu. . 

Ayşe Kulin’in romanlarının omurgasına, burjuva ailelerin kuşaklar boyu yaşadıkları 

oturttuğunu, görüyoruz. Kendi hayatına  baktığımızda hatta  şu  an instagram paylaşımlarını göz attığımızda, aynı  havayı almak  mümkün. Çocuklarını, torunlarını, onların başarılarını; bununla paralel giden arkadaşlarının çocukları, torunları ve bunların birbirleriyle ilişkilerini hayatının merkezine almış durumda  görünüyor. Benim okuduğum Kanadı Kırık Kuşlar veya Adı Aylin romanındaki aile ilişkilerinin, kendi sosyal medyasından 2022 versiyonunu izliyor, gibiyim. 

Kanadı Kırık Kuşlar romanına gelirsek romanın ilk bölümlerini zevkle ve hayretle okudum. Çünkü Ayşe Kulin hakkında edebiyat çevrelerinin çok olumlu bakışları olmamasıdır. Onlara  göre popüler kültüre hitap eden vasat bir yazardır. Oysa ilk bölümleri okurken çok  zevk  aldım. Basit  ve sade yazarak Hitler Almanya’sını ne güzel anlatmıştı. Bir çok şey öğrendim, bir çok şey merak ettim Özellikle ana karakterler Gerhard ve  eşi Elsa’nin psikolojilerini iyi analiz etmişti. 

Ankara ve İstanbul ‘u anlatan, özellikle Ankara’ nin ilk şehirleşme faaliyetlerini okumak keyif verdi. Ankara’nın imar edilmesinde Alman mimarların etkisinin olması, Ankara’nin daha planlı bir şehirleşmesini sağlıyor. İstanbul ise ta Romalılar’dan bu yana giderek çarpık kentleşmeye sürükleniyor. Bunda binlerce yıllık kadim bir şehir olmasının, çeşitli devletlere ev sahipliği yapmasının, kanımca çok da şehirleşmeye elverişli bir araziye sahip olmayışının etkisi var. Malum İstanbul yedi tepeli ve sahilinden yukarıya genelde engebeli yokuşlarıyla karakterize. Ama işte dünyanın altın kolyeli bir boynu (bu arada bu tabiri iyi buldum ,bir kenarda tutayım) gibi uzanınca cazibe merkezi haline geliyor, ister istemez. Bütün bunlara  bakınca İstanbul Roma’da doğmuş, Bizans’ta serpilmiş, Osmanlı’da olgunluğa ulaşmış ve en sonunda Türkiye’de modernleşmenin en hızlı halini yaşamış bir şehir. Yani  türlü türlü eller değmiş. Bu onu zengin, renkli, kozmopolit hale getirirken bir taraftan çirkin, çarpık, yorgun hale getirmiş. İstanbul bizim değil aslında evrenin bize emanet ettiği bir dünya şehri. 

Ankara’ya gelince bizim  elimizde büyümüş. Atatürk’ün başkent olmasına karar vermesi üzerine dikkatleri üzerine  çekmiş. Belki  kaderi Atatürk’le değişmese bir Yozgat, bir Çankırı olurdu şimdi. Bu şehirleri örnek veriyorum diye  gücenmesinler. Örneğin Yozgat gitmek istediğim bir şehir. Her  zaman iddiasız, salaş yerleri de ayrı bir severim. Yozgat’ın kenarından birkaç  defa  geçtim. Ben de bu şehir  epey merak  uyandırdı. Ne diyordum… Romandaki Ankara anlatıları beni İstanbul ve Ankara’yla ilgili bu gibi düşüncelere sevk etti. 

Yahudi kökenli akademisyenlerin Hitler Almanya’sından kaçarak Türkiye’yi tercih etmelerini sağlayan kişi Atatürk. Bizim eğitimde yeniliklere ihtiyacımız varken bu kaos durumunu  fırsata  çevirmek hem Türkiye’nin hem Alman akademisyenlerin kazanmasını sağlamak müthiş bir siyaset örneği. Ancak  işler maalesef umuldugu gibi gitmiyor. Atatürk bu yolu  açıyor ama uygulayip benimseyecek olan akademi dünyası. Zaten hangi  ülkeye giderlerse  gitsinler herşey elbette tıkırında gitmeyecekti. O zamanlar geçmişten  gelen bazı bağnazlıklar, yeniliklere açık  olmama ve yenilikleri anlamaya  çalışmama durumu, bunun yanında ırkçılık, kıskançlıklar misafir akademisyenlerin istedikleri idealleri tam anlamıyla gerçekleştirememelerine neden oluyor. Buna Gerhard ve arkadaşlarının yaşadığı olanaksızlıklar da eklenince hayal kırıklığına uğruyorlar. Alman akademisyenlerin anlattıkları tercüme edilirken çarpıtılıp yanlış haberler yapılınca işler iyice karmaşık hale geliyor. 

Romanın ilerlemesiyle o ilk bölümlerdeki doyumu aldığımı söyleyemeyeceğim. Bu bölümlerde kadın karakterlerimizin çocukluktan yetişkinliğe giden sürecini okuyoruz. Burada sorun yok. Sorun şu ki ülkemizdeki  veya dünyadaki kadın olayları yüzünden karakterlerimizi abartıyoruz. Karakterler zorlama ve yapmacık hale geliyor. Bu karakterlerin hata yaparken bile süper olması toplumsal sorunlarımızın düzelmesine yardımcı olmuyor. Bir genç kadın bunları okurken gaza gelip aynı motivasyonla böyle davrandığında hüsrana uğrayabilir. Yazar böyle yazarak, bunun yararlı olacağına, bir şeylere dokunacağına inanıyor

Ya da kadın yazarlarımız böyle bir zorunluluk mu duyuyor, bu karakterleri güçlü, mükemmel ve başarılı göstermek için. Böyle olursa topluma örnek olur diye mi, düşünüyorlar. Her nedense bence olmuyor. 

Sanat, estetik ve doğal olanı ortaya çıkarmak. Elbette sanatçı eserine kendinden bir şeyler katar. İşte bu süreç topluma örnek olma rolüne bürününce işin rengi değişiyor. Kadın sorunlarına değinmeyelim, toplumsal olaylara kayıtsız kalalım, demiyorum. Bunlara değinmek sanatın içinde doğal süreçlerde ve akışta olursa anlamlı ve inanılır, olur. İşte o zaman eserin toplum üzerinde gerçek etkisi ortaya çıkar. Zaten yüzyıllardır nesilleri etkileyen ve etkilemekte olan eserlerin başarısı buradan geliyor. 

Diğer eleştirim ise Türkiye siyasi hayatının günümüze kadar anlatılması noktasında. Yazar ilk bölümde Hitler Almanya’sını karakterler üzerindeki etkisini başarılı bir şekilde yansıtırken Türkiye ile ilgili kısımları zayıf kalmıştı. Kendi toplumumuzda olanı daha derinlikli, daha romana sindirerek anlatılmasını bekliyordum. Ezbere refleksler ve olay örüntüleriyle  karşılaşıyoruz. Şimdi Ayşe Kulin’i yerden yere vurmayalım. Kulin sanırım Almanyaya bakarken kendi kaygılarından uzak daha rahat değerlendiriyor. İş, kendi ülkesine gelince farkında olarak veya olmayarak bir sürü etki altında kalabiliyorsun. Bu her yazarın yaşayabileceği bir durum. Önemli olan bu etkilerden ne kadar sıyrılabildiğin.

Kanadı Kırık Kuşlar, bu gibi eksiklere rağmen okunası bir roman. İsminin aksine içeriği çok acıklı değil aslında. Yurdundan ayrı kalmak şüphesiz acı verici ama romanda anlatılan aileye Kanadı kırık “şanslı” kuşlar dersek daha doğru olur. O zamanki Türkiye’nin siyasi ve akademi dünyasıyla ilişkileri olan insanlar. Kültürel ve ekonomik açıdan da çok travmatik olaylar yaşamıyorlar. Bu durumda olan diğer insanları düşününce gerçekten şanslılar. Zaten ülkelerinden ayrı kaldıkları halde iyi durumda olduklarını, karakterlerin kendi ağzından okuyoruz. 

Gerhard ve Elsa’nın Türkiye’ye bakış açılarını ve yurt edinme çabalarını okumak da benim için keyifliydi. Bu arada Gerhard’in daha iyi uyum gösterip Elsa’nın Almanya’yı bir türlü unutamaması ; kadının doğduğu toprağa bağlılığını vurguluyordu. Bu bakış açılarının çeşitliliğini sevdim. Gerhard bizim kültürümüzü daha rahat benimsiyor, Elsa uyum da zorlansa da çok saygılı davranıyor. Anlamaya çalışıyor. Kendi kültürüne özlemi, bizim kültürümüze tamamen reddi içermiyor. Yine kızları Suzanne’nin Suzan olması, kendini Atatürk’ün kızı olarak görmesi çok sıcak geldi. Abisi Peter’in annesinden etkilenerek kendini daha çok Alman hissetmesi; ebeveynlerin çocukları üzerindeki etkilerine güzel bir örnekti. 

 

Esen Güney

Esen Güney Married She has a son and was born in Giresun. She lives in Istanbul. Since 2014, she has been working as a writer and publication editor at fikrikadim.com. She has published essays, stories and interviews. He still continues to write and conduct interviews.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.