Kolektif/Toplumsal Bellek konusu ya da bu travmayı nasıl atlatabilirim…

Mahmut Karaman
Mahmut Karaman

Kolektif/Toplumsal Bellek konusu ya da bu travmayı nasıl atlatabilirim…

ya da derin sosyoloji…

Çocukluk ve ilk gençlik evresini tamamen sözel kültürün hakim olduğu bir ortamda yaşadım. Belki biraz özel sebeplerden dolayı bu yılları akranlarımla oynayarak değil, bütün vakitlerimi babamın yaş arkadaş grupları içinde yaşadım. Babamın mesleki statüsü gereği bu yaş arkadaş grupları içinde yörenin en yaşlı insanlarından her kesim/statüye sahip insanlar vardı. 10-12 yaşımdan itibaren bu kez benim özel kişiliğim/statüm gereği babam olmasa bile bu yaşlı grupların cami ve kahve köşelerindeki sohbetlerinde, en genç üye olarak her zaman yer almaya çalıştım…

Özellikle, ortalama 5-6 ay süren uzun kış mevsiminde gece yarılarına kadar süren bu sohbetlerde aynı olayı çok farklı şekillerden onlarca kez dinledim…

Kollektif belleğin her kimlikte yeniden yeniden nasıl kurulduğu ve hatırlandığı ile ilgili bu ayrıntıların o yıllar ne anlama geldiğini anlamamıştım.

Tabi bu aralar başkalarının anılarının yanı sıra ben de bir sürü olay yaşıyor, bir başka ifade ile bir sürü anı biriktiriyordum…

İlk şoku 90’lı yılların başında Haymana’da yaşadım.

20 yıldan biraz fazla bir zaman önce 10 gün kadar kaldığım Haymana’ya yirmi küsur yıl sonra ilk kez gelmiştim. yirmi yıl önce her gün kaçıp gittiğim İlçe merkezindeki çay bahçesi ve çevresi olduğu gibi duruyordu. Sadece Veysel Amca (Aşık Veysel) yoktu. birlikte çay içtiğimiz 4-5 yaşlı amcadan izin alarak kaplıcaya doğru yürümeye başladım… Gözlerim kaplıcanın hemen sol tarafında olan, ortalama 200-300 mt. uzunluğunda, yine ortalama 70-80 metre yüksekliğinde asgari 20-30 kat olan devasa Cimcim Sultan otelini arıyordu…

Kaplıcanın önüne geldim, ama sol tarafta öyle bir otel binası yoktu…

Kaplıcanın hemen solunda bugünkü gecekondulardan biraz hallice, belki on-on beş metre uzunluğunda giriş ile birlikte dört kat olan sünepe, külüstür eski bir bina duruyordu.

Belki yarım saat karşı kaldırımda oturup binayı seyrettim. önümden gelip geçenler içinde Cimcim Sultan otelini sorduğum herkes bu gecekondu benzeri binayı gösteriyordu… 1970 yılındaki 20 kat olan Cimcim Sultan oteli yıkılıp bu külüstür bina mı yapıldı diye sorduğum herkes “hayır” cevabını verdi. Bina yıkılıp yeniden yapılmamıştı, 40 yıldan beri var olan Cimcim Sultan oteli bu idi işte…

Bir insanın ezbere yüklemeler ile yıllarca uzaktan bir azize olarak kutsadığı sevgilisinin tanışınca fahişe olduğunu öğrenmesinden daha vahim bir şok yaşıyordum ben… Üstelik hiç de ezbere yüklemeler falan yapmamıştım, yirmi yıl önce on gün kadar bir süre ben bu oteli her gün onlarca kez görmüş, saatlerce seyretmiş, üstelik Haymana sokaklarında iki üç gün gamze gibi sağ yüzümde taşıdığım bir şişkinliği bu ötelin lobisinde yaşadığım bir macera ile kazanmıştım… Ama benim yıllarca, asgari 20 kat yüksekliğinde çok büyük bir bina olarak hatırladığım Cimcim Sultan oteli boydan fakir, bücür, sıska mendebur bir bina idi işte…

Döndüğüm belediye çay bahçesindeki ilçenin yerlilerinden olan yaşlı amcalara da aynı şeyi tekrar tekrar sordum: hayır bina yıkılıp yapılmamıştı. 1970 yılındaki Cimcim Sultan oteli yerli yerinde duruyordu.

90’lı yılların başında kaynak taraması bugünlerde olduğu gibi kolay bir şey değildi. Türkçe sosyoloji literatüründe konu ile ilgili bir metin var ise bile ben bulamadım. Sosyoloji Giriş kitaplarında ise hiç bir şey yoktu. Bellek/hafıza, hatırlama psikolojiye giriş kitaplarının konuları arasında idi…

Lisans yıllarımdan itibaren Sosyoloji kadar, Psikoloji, Felsefe, Bilgi Felsefesi ve Bilim Felsefesi alanında çıkan bütün giriş kitaplarını istisnasız almaya çalışıyordum. Çaresiz bir şekilde Psikoloji Giriş kitaplarına yöneldim… Bellek ve hatırlama konularını elimdeki bütün Psikolojiye Giriş kitaplarından okuyarak özetler çıkarmaya çalıştım.

bu aralar yine okumalara devam ediyor, yine bir takım olaylar yaşıyor, anılar biriktiriyordum… Özellikle etnik kimliğini 15-20 ‘li yaşlarda öğrenmesinin sonucunda kimlik parçalanması yaşayan öğrenciler ile yine etnik kimliği ile ilgili bir sürü hurafe yaşayan öğrenciler ve yine özellikle ideolojik olarak savunduğu kimliğinin aksine bir takım tutum ve davranışlar sergileyen öğrenciler ile yaptığım sohbetler bana bir çok şeyler öğretti. Ama sonuçta nasıl oldu ya da bu aralar başka neler okudum bilmiyorum. 2000’li yıllardan itibaren özellikle Sosyolojiye Giriş ve Türk Toplum Yapısı derslerinde “kollektif Bellek” kavramı altında analizler yapmaya başlamıştım… Hafıza, hatırlama, kimlik, öteki gibi kavramlar benim sosyolojik analizlerimin ana kavramları haline gelmişti.

Bu ara yaşadığım bir yanılgıyı da özetleyerek sonuca gelelim…

benim, gerek aile ile ilgili hikayeler (1200 yıllarına dayanan büyük göç hikayesi ile 1920’li yıllarda anne annemin Kırım’dan Türkiye’ye yaptığı göç hikayesi ve yine aile büyüklerinin değişik hayat hikayeleri) ile gerek çocukluğumda köyün yaşlılarından dinlediğim yüzlerce hikayeler benim Haymana maceram ile birleşince özellikle “bellek” konusu bir sorun alanı olarak önüme gelmişti… Ancak 90’lı yılların başında yaptığım çok zayıf kaynak taraması bir sonuç vermeyince psikoloji giriş kitaplarından yaptığım okumalar ile konunun kapsamını kendime göre oluşturmaya çalıştım. Kısacası kendimi bu konuyu bilen/eğilen/ilgilenen nadir bir kişi olarak görüyordum.

Fakat 2000’li yıllara geldiğimiz dönemde hem konu ile ilgili yayınlar artmaya başlamış, hem de kaynak taraması oldukça kolaylaşmıştı… 2000’li yılların ortaları idi sanırım. bölüme 35. madde ile geldiğini duyduğum bir asistan, ders saatini beklediğim sabahın ilk vakitlerinde tanışma amacıyla odama gelmişti… (Daha doğrusu asistanın odama girdiği ilk vakitler ben salt tanışma amacıyla geldiğini düşünmüş, hayli şaşırmıştım…)

Sanırım “dervişin fikri ne ise zikri de odur” kavlince ya da asistan arkadaşın tez çalışma konusu ile ilişki kurarak ben “toplumsal Bellek” konusuna vurgu yapmış, ancak kaynak eksikliğinden yakınmıştım. Öğle saatlerinde tekrar odama gelen asistan arkadaş dört beş tane kaynağın yazılı olduğu küçük bir kağıt parçasını önüme koydu. Kısaca asistan arkadaş çok kibar bir şekilde “Toplumsal Bellek” konusu hakkında konuşan tek kişi ya da nadir bir kişi olmadığımı bana anlatmış oldu.( Bu ara yerde Prof. Dr. Ahmet Kemal Bayram’a sevgilerimizi iletelim.) (Kendime not: Bölüm akademik kurullarında alınan bir takım yazısız kararları daha sonra bir yazı konusu yapmayı unutmayalım lütfen)

Kolektif bellek ile ilgili derslerde yaptığım bir benzetmeyi de kısaca anlatarak bu yazıyı bitirelim.

Kolektif bellek biraz biraz genetik özelliklere benzer, belki en güzel örnek olarak herkesin bildiği albino hastalığını verebiliriz. eğer ailenin geçmişinde albino hastalığı var ise iyileşen/değişen çevre şartlarına bağlı olarak bu hastalık bir kaç nesil görülmeyebilir. Ama benzer çevre şartları söz konusu olursa bu genetik özellikler ya da konumuz itibariyle albino hastalığı üç beş nesil sonra tekrar ortaya çıkabilir…’

Genetik özelliklerin yeni nesillerde tezahürü sanırım fizyolojinin konusu, fizyologlar bu konuyu daha güzel, daha ayrıntılı açıklayabilir, ben kısaca böyle anlatıyorum.

Şimdi bütün bunları niye anlatıyorum. ya da benim akademik bir kavram ile olan maceramı niye anlatıyorum.

şüphesiz kolektif bellek ifadesi bir kavramdan öte geniş bir konuya işaret eder. Hatta kolektif bellek, özellikle travma, hatırlama, kimlik ve öteki kavramları/konuları ile birbirine bağlı/bağımlı bir konu. Amacım bu konuları enine boyuna anlatmak değil, ben sadece uzun yıllardır az biraz ilgilendiğim ya da bir takım akademik metinler okuduğum bir konu ile ilgili önceleri genel olarak “kolektif belleğin sosyolojik önemi”, son iki yıldan beri ise “Türk Toplumunda Kolektif Bellek Tezahürleri” gibi bir başlık altında yazacağım (belki re hiç bir zaman yaz(a)mayacağım) bir yazı taslağı ile beynimde boğuşurken, bir gazete haberinde satır aralarında geçen muhteşem bir örneğin bende yarattığı şaşkınlığı ve yaşadığım hayal kırıklığını anlatmak istiyorum. Üstelik bu kez darbe, yakın ya da uzak akademik çevreden değil, konu ile hiç ilgisi/ilişkisi olmayan, hatta biraz da küçümsediğim/yargıladığım/eleştirdiğim popüler/magazin kültür çevresinden geldi…

kısaca 31 Temmuz 2020 tarihinde bir gazete sayfasında okuduğum bir röportajda geçen kısa bir paragrafın bende yarattığı garip duygular içindeyim. açıkçası, toplumsal bellek, toplumsal hatırlama, hatta toplumsal travma ile ilgili hayli yazılar okuyan ve hatta fırsat bulunca bu konular ile ilgili konuşan birisi olarak biraz bunalımda olduğumu bile söyleyebilirim. özellikle kendisi ile röportaj yapılan söz konusu kişiyi göz önüne alınca bu durumu daha da vahim hale getiriyor. (Konu ile ilgili bir takım okumalarım olmasına rağmen bir sosyolog olarak yine de kendimi kurtarabilir, yaşadığım bunalımı atlatabilirim, ama büyük siyaset bilimcileri kim nasıl kurtaracak ki…) Gerçekten konuyu bu kadar net bir şekilde ortaya koyan bir akademik metin ya da bir örnek olay hatırlamıyorum. söz konusu kişinin kültürel kimliği bir yana, özellikle birbiri ile tutarsız gibi görünen iki tema arasındaki geçiş açısından oldukça ilginç ve hatta muhteşem bir örnek…

Zahiren iki tema arasındaki tutarsızlık bir zihin kayması, dil sürçmesi ya da kafa karışıklığı ile de açıklanabilir… Gerçekten 80 yılların ekonomik yoklukları ile 12 ada arasında doğrudan bir ilişki yok. günümüzdeki ekonomik imkanların derecesini anlatmak için 80 yılların ekonomik şartları ile bir karşılaştırma yapmak tutarlı bir şey, ama 80’li yılların ekonomik yokluklarını anlatırken konuyu 12 adaya bağlamak tematik açıdan çok tutarlı bir şey değil…

Tematik tutarlılık açısından bakılırsa Serdar Ortaç’ın saçmaladığı ya da alkollü iken bu röportajı verdiği söylenebilir. ama bize göre alkollü bile olsa bu söylemin akışında bir tutarsızlıktan çok tarihsel kimliğin/bilincin dışa vurumu söz konusu, kolektif belleğin patlaması söz konusu… Yok Serdar Ortaç bu röportaj sırasında alkollü falan değilse bu siyasal ve sosyolojik analiz kabiliyetini tebrik edebilirim. Kısaca Serdar Ortaç’ın bu sözleri kolektif bellek konusunda muhteşem bir örnek olarak alınabilir.

İtiraf edeyim ki, yukarıda zikrettiğim “Türk Toplumunda Kolektif Bellek Tezahürleri” gibi bir başlık altında son iki yıldan beri zaman zaman yazmayı düşündüğüm makalede Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın zihin haritasını okumaya çalışmayı düşünüyordum. yukarıda anlatmaya çalıştığım uzun yıllara dayalı kolektif bellek konusu ile ilgi ve okumalarıma rağmen ne yazık ki hiç bir zaman çözemeyeceğim zaman sorunu ile yine hiç bir zaman aşamayacağım şahsi titizliğim içinde bocalarken bir pop sanatçısı her şeyi ifşa etti…

Benim bir takım gerekçelere dayalı olarak oluşturacağım muhtemel tezimi bir pop sanatçısı şakkadanak dört kelime ile ortaya koydu. Bilim adamları sebep sonuç ilişkisi içinde söyleyeceklerini gerekçelendirerek konuşmalı, ama halk için öyle bir zorunluluk yok. Artık Tayyip Erdoğan’ın zihin haritasını temellendirerek okumanın bir anlamı kalmadı. Siyaset bilimi ya da sosyoloji giriş dersi bile almayan lise mezunu Serdar Ortaç her şeyi dört kelime ile ortaya koydu.

Gerçekten bilimsel kurallar ile birlikte akademik çevre insan zihninde büyük bir körleşme meydana getiriyor. Sosyal gelişmeleri en iyi sosyal hayatın içinden okumak gerektiğini biliyorum, ama sosyal hayatın hızına ayak uydurmak her zaman mümkün olmuyor. Diyeceğim; Meis adasının çevresinde hidrokarbon gazının olduğuna dair bir harita olmadığı için Türk devletinin navtex ilanına gerekçeler arayan siyasal analistlerin Sertaç Ortaç’tan brifing almalarında fayda var…

Gerçekten yarın Tayyip Erdoğan 12 adayı veya Musul ve Kerkük’ü gündeme getirecek olsa yine “Avrupa ne der” ya da “Atatürk İlkeleri” diye gerekçeler bulacak bir sürü salak ile aynı ülkede yaşamanın nasıl bir bahtsızlık olduğunu nasıl anlatabilirim ki…

Doğrudan ilgisi yok gibi görünüyor yine Ayasofya’nın açılışını “Avrupa ne der?” ya da “Atatürkçülük” ideolojisi ile eleştiren, ya da “diğer camiler dolmadığı için Ayasofya’nın açılmasına gerek yok” diyen bir takım siyasal analistlere, yürüme zorluğu çeken bir kısım Ağrı’lı yaşlı ninelerin saatlerce süren otobüs yolculuğuna katlanma pahasına Ayasofya’nın açılış programına katılmak için İstanbul’a gelmelerinin sebebini, hangi kolektif bellek teorisi ile anlatabilirim ki…

Ağrı nireee, İstanbul nire…

Hemen söyleyeyim, konumuz ucuz siyasi tartışmalar değil, sosyoloji… yani Kolektif Bellek…

Gerçekten bir pop sanatçısının sözleri arasına sıkışmış bu sözler ne anlama geliyor?

Konuya katkı yapacak arkadaşlara şimdiden teşekkürler…
.

Serdar Ortaç, Jülide Ateş’in sunduğu 40 programında!

“Sağcı solcu davasını sevmiyorum. Benim çocukluğumda yağ kuyruğunda beklerken, bugün yazıyoruz, 12 Ada’yı ne zaman alacağız diye. Ki onu da alacağız, bak göreceksiniz. ”

Mahmut Karaman’ın bir önceki yazısı

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: