Dünya meselelerindeki kaygan zemin

Emir Tahiri İranlı gazeteci-yazar

Dünya meselelerindeki kaygan zemin

19’uncu yüzyılda birçok kez Birleşik Krallık’ta başbakan olarak görev yapan Benjamin Disraeli, “Dünya artık bütünüyle kaygan ve dengesiz bir zemin üzerinde bulunuyor. Konumumuzu sabitlememiz gerekiyor” demişti.

İngiltere Başbakanı’nın biyografisini yazan André Maurois, Disraeli’nin ‘Britanya İmparatorluğu’nun artık tek başına kontrolü genişletebilecek güce sahip olmadığını ve diğer güçlerin dünya iktidarının sofrasına davet edilmesi gerektiğini’ erken bir vakitte fark etmiş olduğunu iddia ediyor. Bu vizyon, Kasım 1884’te başlayan ve 1885 yılının şubat ayına kadar süren Berlin Konferansı’nın toplanmasıyla sonuçlandı.

İngilizler konferansı Berlin’de düzenleyerek, ‘Demir Şansölye’ lakaplı Alman Otto von Bismarck’a siyasi jest yapmayı ve onu ‘tüm Avrupa Kıtası’ndaki yeni güçlü adam olduğuna ikna etmeyi’ amaçlıyorlardı. Büyük savaşların en önde gelen savunucusu olan Şansölye Bismarck, Avrupa Kıtası’ndaki sömürge güçler arasındaki yakıcı gerilimleri yatıştırmaya çabalayan bir ‘barış adamı’ olarak adlandırılmıştı.

Prusya ordusu karşısında aldığı yenilginin acısını halen unutmamış olan Fransa ise Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yanında yer alan bir diğer büyük güçtü. Berlin’deki konferansa davet edilenler arasında Kırım Savaşı yenilgisinde aldığı yaraları sarmaya çalışan Rusya da vardı. Bağımsızlığını yeni kazanan İtalya ve o zamanlar “hasta adam” olarak tanımlanan Osmanlı İmparatorluğu da uluslararası ziyafette prestijli koltuklar kazandılar. İspanya, Portekiz, Belçika, Hollanda, Danimarka ve İsveç gibi diğer küçük ülkeler de yetişkinlerin sofrasında kendilerine mütevazı bir yer buldular. Herkesi şaşırtan konuk, Avrupa sömürge oyununa katılmayan tek uluslararası güç olan ABD’ydi. Herkes ona dünya liderliği için rekabet eden bir güç olarak bakıyordu.

Berlin Konferansı’nda genel olarak Afrika Kıtası’nın, özelde ise Kongo Cumhuriyeti’nin bölünmesi üzerine odaklanıldı. Konferans, Avrupalı sömürge güçlerinden ortaya çıkan etki alanları için üstü örtük destek sundu. Bu arada ABD, 1823 yılında Monroe Doktrini’yle yeni yarımkürede Avrupa imparatorlukları inşa etme faaliyetlerine kısıtlamalar getirdi. Bu konferans sırasında varılan uzlaşılar, Birinci Dünya Savaşı patlak verene kadar uluslararası barış için bir çerçeve oldu.

1880’li yıllarda olduğu gibi bugün de bu güçler, büyük ve küçük imparatorluklar inşa ediyorlar. Yalnızca taklitçi olan devletler de bu acımasız güç paylaşımı oyununa aktif olarak katılıyorlar. Rusya ve Çin, bu türden faaliyetleri daha derin ve yoğun bir şekilde yürüten iki ülkedir. Rusya, Sovyet deneyimini geride bıraktıktan sonra önceki yüzyıllarda Çarlara ilham veren ‘ulusal emellerin’ yolunu tutuyor. Mevcut Rus hükümeti, -Ukrayna ve Gürcistan gibi- komşu ülkelerin topraklarından geniş alanları ilhak etti ve Suriye krizinin kaderini sıkı bir şekilde elinde tutan usta bir oyuncu olarak uluslararası sahneye çıktı. Libya krizi ile ilgili olarak ağırlığını ortaya koymak için girişimlerde bulunuyor ve Kafkasya bölgesindeki siyasi ve askeri gücünü göstermek için ‘yakın komşuluk’ kavramını kullanıyor. Rus hükümeti, yeni imparatorluk inşasında kendi ulusal projesinin basamakları olarak Sırbistan ve İran başta olmak üzere bir dizi ülkeyle ilgileniyor.

Batılı güçler uyanmaya ve yeni Rus tehditleri karşısında dikkatli olmaya başladılar. Zaman zaman abartılı olsa da yaptıkları sert açıklamalarla düşmanlıklarını açıkça dile getirdiler. Birleşik Krallık’taki saygın yayınlardan birinin son haftalık sayısının kapağında “Batı Medeniyetinin Temellerini Baltalayan Rus Planı” ifadesi yer aldı. 1950’li yıllardaki gibi ‘her eve giren kızıl komünist paniği’ yayıldığında Batı’daki bazı gözlemciler ve analistler her karışıklığın ardında Rusya’nın elini görüyorlar. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma girişimlerinde, hatta ABD’deki başkanlık seçimlerine yönelik müdahalelerde bile benzeri yorumlarda bulunuyorlar.

Çin, bazı komşularına uyguladığı çeşitli derecelerde zorbalık ve rüşvet girişimlerinin yanı sıra dünyanın her yerinde gücünü sergiliyor ve ülkeleri kendi boyunduruğu altında almak için girişimlerde bulunuyor. Son zamanlarda olduğu gibi Hindistan ile olan ateşkes hattı boyunca askeri maceralara atılıyor. Ayrıca Çin hükümeti, Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki bazı ülkelere sanki buralar ataları tarafından kendine miras bırakılmış gibi muamelede bulunuyor. Bugün bir kez daha ‘cüce imparatorluklar’ kurmak için yapılan girişimlere tanık oluyoruz.

Komşu Suriye’den ne elde edebilirse kârmış gibi hareket eden Türkiye ise Lozan Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesiyle ilgili söylemlerde bulunuyor. Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Kıbrıs, Katar ve Azerbaycan’da güç gösterisi yapıyor.

İran, ajan milisleri ya da paralı askerler aracılığıyla Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de tanık olduğumuz gibi oyunda kalmak için girişimlerde bulunuyor. Hindistan, başta Nepal ve Butan olmak üzere bir dizi komşu ülkeye hegemonyasını dayatıyor. Ayrıca Cemmu ve Keşmir bölgesinin tartışmalı olan bölümünü ilhak etmek için yoğun çabalar sarf ediyor.

ABD’nin önderliğindeki Batılı güçler ise ekonomik, politik ve hatta askeri olarak bütün kıtalara girmiş durumdalar. Diğer yandan ABD, Obama ve Trump dönemlerinde merkezdeki konumundan vazgeçmeksizin küresel düzeyde bir ‘izolasyon’ görüntüsü verdi. Fransa, Sahel’deki terörist gruplara karşı savaşlar da dahil olmak üzere Afrika Kıtası’nın bazı bölgelerinde aktif olan Avrupa güçleri arasında yer alıyor. Ayrıca son zamanlarda çöküşün eşiğine gelen Lübnan’ın da  kurtarıcısı olarak görünmeye çalışıyor.

Almanya, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan geride kalanlarla memnun olmak dışında bir amacı yokmuş gibi görünüyor. Brexit’in İngiltere’nin uluslararası planda daha büyük bir rol oynamasına imkan sağlayacağına ilişkin iddialara rağmen Londra’daki siyasi liderliğin küresel strateji oluşturma yeteneğine sahip olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Avrupa Birliği’ni (AB) hesaba katılması gereken bir ekonomik dev olarak görebiliriz. Fakat uluslararası sahnenin güçleri arasında cüce gibi kalıyor.

Mevcut gerginlikler muhtemelen doğrudan bir savaşa evrilmeyebilir. Fakat aklı başında birinin, içerdiği riskleri gözden kaçırmaması gerekiyor. Büyük ölçekli bir savaş çoğu ülke için ağır maliyetler taşırken terör operasyonları, siber saldırılar veya drone saldırıları gibi sokak savaşlarına tanık oluyoruz. Belki de küresel düzeydeki gerginlikleri yatıştırmak ve tüm tarafların saygı duyacağı kurallara dayalı uluslararası bir düzen inşa etmek için ilk Berlin Konferansı’na benzer şekilde yeni bir konferansa ihtiyaç var. Ancak G7’nin bir sonraki oturumunun düzenlenmeyeceği bir zamanda inisiyatifi kim eline alacak ve yeni bir uluslararası konferans için çağrı yapacak? İşte cevabı milyon dolarlık bir soru!

Kaynak Site: aawsat.com

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: