Üzerimize farz olan “Kainatın kitabını okumak” ancak tabiatla dost olan bir kalbin akletmesidir.

13 mins read
Üzerimize farz olan “Kainatın kitabını okumak”

Üzerimize farz olan “Kainatın kitabını okumak” ancak tabiatla dost olan bir kalbin akletmesidir.

Üzerimize farz olan “Kainatın kitabını okumak” ancak tabiatla dost olan bir kalbin akletmesidir. 1İnsanın doğada mutlu olacağı, insanı insan olma vasfını asıl olarak doğada kanacağı, eşit ve adil bir dünyanın insanın yeniden doğya dönmesi gerektiği fikri her ne kadar fazla nostaljik ve hatta rasyonel dahi görünmüyor olsa da bu fikri savunmaktan kimi düşünür ve entelektüeller, edebiyatçılar vazgeçmeyecek. Bu isimlerden biri Mustafa Kutlu… Kutlu, “Toprağa dönüş” olarak tanımladığı olarak tanımladığı düşüncesini Yeni Şafak’daki köşesinden yazıyor. Evet kendisini de ifade ettiği gibi çok da rağbet gören belki de rağbet görse de günümüz yaşam koşullarında rasyonel gibi görünmeyen düşenceni son dönem covid-19 salgınıyla sanki hayatımıza farketmeden girdiğini görebiliri. İnsanlar tekrardan kentlerden toprağa mı dönmeye çalışıyor aaba… Mustafa Kutlu‘nun yazısı; “Akıntıya Karşı Kovadis?” başlığıyla yayınlanıyor.

“Toprağa dönüş” adıyla bir düşünceyi savunduğum doğrudur. Bunu duyan “Ne yani tarım toplumuna mı döneceğiz, bu mümkün mü?” diye hemen olmaza yatıyor. Elbette ki bugün için tatbiki nâkâbil bir fikir, romantik bir teklif gibi duruyor. Zaten böyle bir “hareket” yok, niyet var. Söze açıklık getirmek lazım.

Öncelikle bu bir inanç ve zihniyet meselesidir. Sermaye-sanayi-endüstri-teknoloji çizgisinin inşa ettiği bir dünyada, onun kanunlarını koyduğu bir “hayat tarzı”nı yaşıyoruz.

Bu hayatı revize etmek, makul hâle getirmek veya ona İslâmî bir kılıf uydurmaya kalkmak havanda su dövmektir.

Bütün dünya aynı geminin içindedir, yahut bu yazıların diliyle “akıntıya” kapılmış gidiyor. Bu gidiş tatlı-zevkli-nefs-i emmareyi tatmin eden, gün bu gün diyen, öte dünyayı, Allah’ı, Peygamber’i tanımayan bir gidiştir.

İlerleyen (!) ilim, teknoloji, kalkınma (!) elbette bir zenginlik, bir refah doğurmuştur. Modern dünyanın imkânlarını kimse inkâr edemez.

Şimdi keçeyi sudan çıkarmış, bahis mevzu olan konfora kavuşmuş, zevk içinde mayışmış zihinlere “yanlış yoldasınız” demek ne getirir? Adama “git işine be adam, kafayı mı yedin” derler.

Bu zihne sanayi dünyasının betonu dökülmüştür, hiçbir güç “o kafa”yı değiştiremez. Son iki dünya savaşı biraz sarsıntı yaptı; “Bu dünya absürt (saçma) bir dünya oldu, yeniden varolmak için ne yapmalı, bunalıyoruz” diyenler oldu ama kısa sürdü bu. Savaşın dümdüz ettiği medeniyetin (!) (zenginlik-kalkınma-refah) yıkıntıları üzerine ABD’nin parıldayan yıldızı düştü. Yeni bir hayata başlansın diye yardımlar yetişti, dahası yeni bir “hayat tarzı” getirildi. “Amerikan rüyası”. Yıkılan “medenî dünya” yeniden ayaklandı. Ve bu defa “tekrar aynı yıkımı yaşamayalım” diyerek işi BM’ye, Güvenlik Konseyine, naylon çoraba, margarine, Rock and Roll’e, Marilyn Monroe’ya, uçak gemilerine, Coca Cola’ya, nükleer başlıklara, aya seyahate bağladılar. (Amerikan yüzyılının sonu diyorlar. Benim kastım o değil. Bir “hayat tarzı”nın sürüp gitmesidir).

Kim bu dünyayı sarsabilir?

Coronavirüs mü?

Vekalet savaşları veya ticaret savaşları mı?

İklim değişikliği, okyanuslar altında oluşan plastikten dağlar mı?

Varsın varlıktan pay alması yasaklanan dünyada dakikada bir çocuk açlıktan ölmüş olsun, kimin umurunda.

Sanayi toplumunun ferdi çekmiş varlığın esrarını “kafam güzel, dokunma” diyor. Sıkıysa dokun, derhal yaptırım uygulanır sana.

Peki, kardeşim işler tıkır tıkır olmasa dahi iyi-kötü gidiyorken, bazıları “Mars’a yerleşme” hayalini kuruyorken nereden çıktı bu “Toprağa dönüş”.

Gözümüzü ABD seçimlerine* ve Dolar’a dikmiş bekliyoruz. Bırakın, bizi ve dünyayı bu cendereden çıkaracak fikriyat için biraz kafa yoralım.

Toprağa dönüş, sanaldan doğala dönüştür. İnkardan imana dönüştür.

Üzerimize farz olan “Kainatın kitabını okumak” ancak tabiatla dost olan bir kalbin akletmesidir.

Topraktan geldik, toprağa döneceğiz.

Sanayi toplumunun inşa ettiği zihin kendini “ilah” ilan etmiştir. Robotlar bir süre sonra insan gibi olacak (gibisi fazla), topraksız gıda yetiştirilecek, havasız bir gezegende yaşanacak, hasılı tüm “kıyamet” efsaneleri sona erecek diyor. Bu yolda ilerliyor. Geriye bir tek “ölüm” kaldı, onun da er-geç çaresi bulunacak. Zaten ömür uzuyor, düne kadar 50-60 yıl olan ömür (herhalde ve muhakkak!) modern tıbbın yardımı ile 80-100 yıla çıktı. Yarım asır daha geçsin 150-200’e çıkarız.

Olur, olur. Niçin olmasın? Hz. Nuh zamanında 300 yıl ömür vardı, ama tufandan bir avuç kişi kurtulabildi.

“Toprağa dönüş” günümüzün sloganı ile “Hemen şimdi” olamaz. İkna olan zihinler için dahi uzun bir süre ister. Ama bakalım yaşlı dünya bu süreyi verecek mi? Bu “düşünce” taraftar bulacak mı? Gerçi şimdilerde bir avuç insan hakkı teslim ediyor. Doğuda-batıda gidişatın iyi olmadığını söylüyor. Meselâ “Küçük güzeldir” diyor, “Yavaşlayın” diyor, organik gıda, su değirmeninde öğütülen zehirlenmemiş buğdayın ununu istiyor ama bütün bunlar sinek vızıltısı.

Âmentü’ye inananlar, toprağa dönecekse tek bir gaye için döner: Allah rızası.

Toprağa bağlı hayat “Hududullah”ın sınırlarını aşamaz. Ne zulümle sermaye biriktirir, ne verimi artırmak, kârı fazla kılmak için GDO kullanır, ne kimyasal silah yapar, ne de ortalığa bir “virüs” yayıp epeyce çoğalmış dünya nüfusunu bir kısmını kendi kutsal konforu için telef etmeye kalkışır.

Evet, sanayi-endüstri-teknoloji çizgisi bir bölük insanı konfora kavuşturdu. Ama onlar rahat mı? Tükenmişlik sendromu, depresyon falan-filan yok mu? Nükleer silah depoları yüzünden uykular kaçmıyor mu, diken üstünde yaşanmıyor mu? Üçüncü dünya savaşı beklenmiyor mu? Olsun. Zafer biraz da hasar ister.

O “zafer” sizin olsun. Biz toprağa dönelim, çiçek-böcek, kurt-kuş ile Yaradana kul olalım. Toprağı, suyu, havayı sizin tasallutunuzdan, zenginlik hırsınızdan kurtaralım onlar bize yeter.

Böyle deyince hemen itiraz geliyor. Dünya küçüldü. Sizi rahat bırakmazlar, o temiz toprağınıza el koyarlar.

Sıkar biraz. Koca ABD’nin iki metre boyundaki askerleri bir karış Vietnam askeri karşısında tutunamadı. Kıçına baka baka gitti. Elli yıldır “Vietnam Sendromu”ndan kurtulamadılar.

Ama Vietnam’ın da silahı vardı. Toprağa dönünce silahı nerden bulacağız, hani sanayi-hani teknoloji?

Acele etme tosunum.

Savunmayı terkedelim demiyorum. İşimize atla gidelim demiyorum. Üç gün içinde fabrikaları kapatalım, metropolleri boşaltalım, teknolojiyi büsbütün terk edelim demiyorum. Dediğim şudur: Ey sanayi dünyasında yaşayan insan, bu dünyayı terk edip toprağa dönmeyi düşünsene bir. O kadar. (Corona sıkıntısı ile kıra-köye gidenler toprağın kıymetini anladık diyorlar. Bu köklü bir tercih değil. Salgın geçsin şehre dönerler).

“Devrim” önce zihinde gerçekleşmeli.

Bu zihnî devrimin ilmî-fikrî yükünü bir önceki yazımızda ulema ile akademyaya yüklemiştik. Peki, biz ne yapacağız?

* Bu satırları yazarken ABD seçimleri henüz neticelenmemişti.

YeniŞafak

FİKRİKADİM

The ancient idea tries to provide the most accurate information to its readers in all the content it publishes.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.