Yaşasın Küba mı? / Ömer Çaha

ÖMER ÇAHA

Sene 1989. Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyoloji Bölümünde son sınıfta okuyorum. Dünya, demir perde ülkelerindeki gelişmelere kitlenmiş durumda. Polonya’dan gelen haberler son bir yıl boyunca neredeyse her gün gazete sayfalarını süslüyor. İşçi Dayanışmasının harekete geçirdiği kitleler meydanlarda boy gösteriyor. Dayanışmanın lideri Lech Walesa, dünya medyasında olduğu gibi Türkiye’deki medyada da bir kahraman gibi lanse ediliyor.

Sosyalizmin Polonya’daki yıkılışından sonra diğer ülkelerde de meydan meydan dolan kalabalıklar sosyalist rejimlere karşı gösteriler yapıyorlar. Takvim yapraklarında yeni sayfa açıldıkça demir perde ülkelerinden de yeni görüntüler gelmeye devam ediyor.
Doğu Almanya’da kitleler çekiç balyoz duvara saldırıyor, Çekoslovakya ve Macaristan’da birkaç yıl önce Sovyet tankları altında ezilip sönen özgürlük meşalesi yeniden tutuşuyor, Romanya, Bulgaristan, Baltıklarda kitleler ölüm korkusunu yırtıp atmaya çalışıyor, Sovyetlerde reform ve yeniden yapılanma sesleri yükseliyor.
Hocalarımızın çoğu Marksist. Dönemin son derslerinden birini yapıyoruz. Genç bir hocamız, “Arkadaşlar, bunların çoğu sosyalizmi yanlış anladı, sosyalizmi doğru uygulayan ülke Arnavutluk; bakın Arnavutluk’ta hiçbir şey oluyor mu?” diyor. Aynı hoca, dönem boyunca Arnavutluk sosyalizmi ve Enver Hoca güzellemesi yapıyor.
Nihayet dönem bitmiş, finallere gelmiştik. Hocamız, “İdealinizdeki toplumda suç ve suçluluk konusunu tartışınız,” tarzında bir soru sormuştu. Ben de hocayla tartışırcasına ideal denen şeyin saçmalık olduğunu, hiçbir idealin realite karşısında hayat bulma şansının olmadığını; ideallerin hayal ettiği cennetin aslında bir tür cehennem olduğunu lisan-i münasiple yazmıştım. Kulakları çınlasın kâğıdıma yüz vermişti.
Liseyi bitirdikten sonra dört yıl ara vermiş, üniversiteye öyle gitmiştim. O süreçte deliler gibi kitap okurdum. Satırlarını yutarcasına okuduğum yazarlardan biri, o tarihlerde kitapları harıl harıl Türkçeye çevrilen İranlı sosyolog Ali Şeriati’ydi.
Bir gün Erciş’ten kalkan bir otobüsle seyahat ediyorum. Elimde Şeriati’nin bir kitabı. Yazarın adı, kitap kapağında en üste, kitabın adından daha büyük puntolarla yazılmış. Yanımda oturan ellili yaşlardaki adam kitaba baktıkça uflayıp pufluyor. Sonunda dayanamayıp, “Sen kimin oğlusun?” diye soruyor. Babamın adını söylüyorum. Kim olduğumu anlamak için ailemle ilgili başka sorular soruyor, onlara da cevap veriyorum. Nihayetinde dilinin altındaki baklayı çıkararak öfkeli bir sesle üzerime patlıyor; “Bak delikanlı, bir tane şeriat var o da Hazreti Muhammed’in şeriatı, onun dışında şeriat meriat olmaz!” diyor. Kendisine durumu anlatıncaya kadar akla karayı seçiyorum.
Şeriati’yi okudukça, bende sosyoloji okuma tutkusu gelişti. Marx’a ve Marksizm’e de onun sayesinde merak saldım. 1984 yılında üniversite sınavından aldığım puan Boğaziçi sosyolojiye yetiyordu. Fakat o günkü bilgilerime göre orası burjuva sosyolojisinin öğretildiği bir yerdi. Benim yerim öteden beri mazlumun, ezilenin yanıydı. Okuyacağım sosyoloji mazlumların sosyolojisi olmalıydı; bu düşüncelerle Orta Doğu sosyolojiyi tercih ettim.
Fakat sosyoloji okudukça, Marksist literatürü tanıdıkça, Marksistlerle neşvü nema oldukça bu dünya görüşüne karşı soğudum, hatta fersah fersah uzaklaştım. Bütün insanlık tarihi, insanlığın gelişimi, inanç sistemleri, toplumun karmaşık yapısı, toplumsal kurumlar ve değerler birkaç sihirli kavramla açıklanıyordu. Alt yapı, üst yapı, üretim biçimi, üretim süreci, üretim ilişkileri, bunun üzerinden gelişen sınıf ve sınıf çatışmaları. Sihirli birer anahtar gibi her şeyin cevabını veren kavramlar.
Yüzük halkası büyüklüğünde bir potaya sıkıştırılan koskoca dünya ve evren! Son derece basit, sade, yalın ve naif bir mantık; mantığın de ötesinde sorgulanmaz keskin bir inanç…
Balkanları ilk kez 2004 yılında arabayla dolaştım. O gezide uğradığım ülkelerden biri de Arnavutluk’tu. Gördüğüm ülkeler içindeki en yoksul, en geri kalmış ülkeydi. İskender Bey’in dev heykelinin bulunduğu Tiran’ın göbeğindeki kent meydanı bile delik deşik. Meydandaki asfalt, savaştan çıkmış gibi. Yoksulluk ve sefaletin kıskacındaki ülkeyi dolaştıkça on beş yıl önceki sınıfa gittim. Hocamın hayranlık dolu sözleri hala kulaklarımdaydı.
O günden sonra Arnavutluk’a birkaç kez daha gitme imkânı buldum. Çevredeki ülkelere göre karınca hızıyla gelişen bir ülke.
2018 yazında bir grup meslektaşımla Balkanlarda beş ülkeyi ziyaret etmiştik. Onlardan biri de Arnavutluk’tu. Önceki yıllara göre biraz kıpırdamış, ama hala gezdiğimiz ülkeler içindeki en geri kalanı. Tiran şehir merkezini gezerken Enver Hoca zamanında şehrin göbeğinde yer altına inşa edilmiş bir sığınağı dolaşıyoruz. Zamanla rejim karşıtlarının işkence ve ölüme gittiği bir zindana dönüşmüş. Yerin altına köstebek yuvası gibi iç içe geçmiş küçük hücreler ve bu hücreleri karanlık birer mezara çeviren kalın demir kapılar. Bu ölüm mahzenine girip çıktığınızda mideniz çöküveriyor.
Takvimler 22 Mart 2020 tarihini gösterdiğinde gazetelerde boy boy yayınlanan haberlerden biri Küba’nın İtalya’ya gönderdiği elli kişilik sağlık ekibi. Bu olay, bazı gazetecileri, siyasetçileri, aydınları, sunucuları müthiş bir sevince boğmuş durumda.
Ağzını açan Küba’ya selam çakıyor. Görkemli Hatıralar programının sevecen sunucusu iki elini kartal kanadı gibi havada savuruyor, “Selam olsun anti-emperyalist büyük lider Castro’ya ve onun kahraman halkına!” diyor.
Onun gibi onlarca aydın, gazeteci, yazar Castro’ya, Küba’ya, Che Guevara’ya, bu vesileyle sosyalizme övgüler diziyor. Kitapları kapış kapış satan bir yazarımız, “Bu zor günlerde içimi ferahlatan tek şey, Küba’nın verdiği insanlık ve dayanışma dersleri. Sosyalizm yaşatır,” diye tweet atıyor.
Gerçekten öyle mi? Sosyalizm yaşatır mı? Nerede ve nasıl yaşattı?
İnsanı aydınlatan şey, kendisine yönelmiş sorgulayıcı akıldır. Başkasını mat etmek için işleyen akıl, insanın kendi aydınlanmasını sağlamaz.
Aklı kullanmak, sormak, sorgulamak; ama en başta kendini sorgulamak. Zihinsel aydınlanmaya açılan kapı, zincirleri kıran güç.
Bu, cesaret isteyen bir şey. Zira kendinizi sorguladığınızda ezberiniz bozulur; bu da hayallerinizi, rüyalarınızı yerle bir eder, ayaklarınızın altındaki zemini eritir.
Rüyalar, hayaller, ütopyalar tatlı şeylerdir. İnsanı yaşatan onlardır. Onlar olmazsa mevcut çekilmez. Hele acıyla dolu bir mevcuda mahkûm olmuşsanız hiç çekilmez.
Ama ayan beyan aşikâr olanı, rüya gibi algılarsanız o zaman ciddi bir aydınlanmaya ihtiyacınız var demektir. Onun da yolu kendinize yönelmiş sorgulayıcı akıldan geçer.
Aydın, sorgulayıcı aklı kendine yönelterek basmakalıp düşüncelerden, ezberlerden kurtulan kişidir. Tıpkı bir kölenin, zincirlerinden boşalması gibi…
Castro’ya, Küba’ya övgüler dizen aydınlarımızın soramadığı soruyu ben öğrencilerime sınav sorusu olarak yöneltiyorum:
“Amerikan devleti, dünyanın her tarafından doktorlara çağrı yaptı. Amerika’ya gelmeleri durumunda iyi maaş ve vatandaşlık vereceğini beyan etti. Buna rağmen Amerika’nın bu teklifine rağbet edip giden doktor yok.”
Öte yandan Küba devleti, içinde hemşire ve doktorların olduğu bir grup sağlık personelini koronayla mücadele için İtalya’ya yardıma gönderdi.
Özgürlükle ilgili okumalar ve derslerde yaptığımız tartışmalar ışığında bu iki olayla ilgili bir değerlendirme yapınız.”
Bazı öğrencilerim aydınlarımızla aynı teraneleri okuyor: Sosyalizm bilinçli insan yetiştiriyor, insanı daha hümanist yapıyor, dayanışmacı ve paylaşımcı bir karakter kazandırıyor ve sair, ve sair…
Çok kitap okuyan, zeki, meraklı, sorgulayıcı ve sorularıyla dersleri zevkli hale getiren bir öğrenci gerçeğin bağrına neşter atıyor:
“Küba’dan gelen sağlık personelinin kendi özgür iradesiyle İtalya’ya gelip gelmediğini bilemeyiz. Belki de devlet onları zorla gönderdi. Önemli olan, insanın devlet tarafından bir yere gönderilmesi değil, kendi özgür iradesiyle gitmesidir. Dünyanın değişik ülkelerinden doktorlar cazip teklife rağmen canlarını tehlikeye atıp Amerika’ya gitmiyorlar. Kübalı doktorlar nasıl oluyor da bu tehlikeyi göze alarak İtalya’ya geliyorlar? Üstelik de kapitalist bir ülkeye. Kübalı sağlık personelinin, İtalya’ya kendi özgür iradeleriyle geldiğini sanmıyorum.”
İşte bu!…
Koskoca televizyon sunucularının, yazarların, sanatçıların, aydınların akıl edip sormaya yanaşamadığı ya da cesaret edemediği sorunun cevabı bu!
Elli yıl boyunca iktidarı kimseyle paylaşmadan demir yumrukla yönetmiş, yönetimi kendi ailesine tapulanmış bir hak olarak görmüş, ölüm yatağındayken yerine kardeşini bırakmış bir diktatörün, diktatör bir ailenin altındaki toplum ne kadar özgür olabilir ki!?
On binlerce insan, azgın denizlerde can vermeyi göze alarak, karşı yakada bulunan Amerika’ya gitmek üzere neden Küba’dan kaçar?
Sosyalizm, gerçekten Küba’da yaşatıyor mu; Arnavutluk’ta, şurada ya da burada yaşattı mı; hiç düşündünüz mü?
Aydınlanma, insanın kendisine yönelmiş sorgulayıcı akıl ile başlar; bazen o da yetmez, olguları gözlemekle tamamlanır.
Bazı olgular vardır ki, aydınlanmak için hem göz hem izan gerek. Reklam ve propaganda makinası Küba böyle bir olgudur.
Küba’ya ilk kez 2019 yılının Temmuz ayında gittim. Havaalanına indiğim andan itibaren içim sızladı. Koskoca Havana’daki uluslararası havaalanı her yönüyle dökülüyor. Küçücük, eski püskü, döküntü bir yer. Burayı anlatmak için bizde taşrada bulunan bir havaalanını getiriyorum gözümün önüne, ama öyle bir yer bulamıyorum. Kasabalarda bulunan havaalanlarımız bile buraya gömlek gömlek fark atar.
Askeri kıyafetler içinde bir ordu güvenlik elemanının nezaretinde valizimi bekliyorum. Bir ara havaalanının içini çekeyim istedim. Cep telefonuma davranır davranmaz, bir kadın güvenlikçi, cinayete koşar gibi üzerime atılıyor; bağıra çağıra telefonu cebime sokmamı istiyor. Onun bağırışıyla tüm gözler üzerime çevriliyor. Suç işlemiş gibi mahcup oluyorum.
Şehir merkezinde kiraladığım hostele, Küba’nın modern yüzünü gösteren yollardan, Castro ve Che Guevara’nın portrelerinin yer aldığı iki dev binanın yanından geçerek vardım. Akşam saatine denk geldiği için ışıklandırılmış portreler şehre azametli bir siluet katmıştı. Bu iki binanın karşısında devasa bir meydan, ortasında da aynı büyüklükte bir anıt. Ertesi gün ilk ziyaret edeceğim yeri o esnada not ediyorum.
Hostele yerleşir yerleşmez kendimi dışarı atıyorum. Akşam iyice inmiş, şehrin ışıkları çıkmış ortaya. Birkaç yüz metre ötede dev Capitol binasının yer aldığı caddeyi geçtikten sonra sağ kolum üzerindeki bulvardan sahile doğru iniyorum. Yüksek bir duvarla çevrilmiş sahil, dört beş kilometre boyunca hınca hınç insan dolu. Yapışkan nemli hava, insanları evlerinden hallaç pamuğu gibi savurmuş buralara. Denizden gelen hafif esintiyle serinlemeye çalışıyorlar. Çoğunlukla gençler. Boş gözlerle gelip geçene bakıyorlar. Yer yer küçük gruplar halinde dans edip eğlenenler var içlerinden.
Sağ yanımda sahil boyunca dizilen insanları teğet geçerek hızlı adımlarla yürüyorum. Otuz saati aşkın uçak yolculuğundan sonra ayaklarım açılsın istiyorum. Yer yer birbirinden güzel genç kızlar yolumu kesiyor. Kırık dökük İngilizce kelimelerle sahilin karşı tarafında yol boyunca dizilen evleri göstererek bir şeyler söylüyorlar. Yoluma devam ediyorum.
Aynı yolu bir saat boyunca yürüyerek geri dönüyorum. Yeniden aynı manzaraları yaşıyorum. Sahilden ayrılıp sol yanında Devrim Müzesinin, sağ yanında da her an üzerinize dökülecek kadar eskimiş binaların bulunduğu şirin bulvara giriyorum. Şehir merkezine yaklaşınca bir banka oturup dinlenmek, biraz da gelip geçenleri seyretmek istiyorum.
Yanıma genç bir kız gelip oturuyor. Oturur oturmaz cebinden telefonunu çıkarıyor. Turistlerle konuşmaya meraklı bir öğrenci sanıyorum. Google çeviriyi açarak bir şeyler yazıyor. İnternete sahip şanslı biri olduğu belli. Yazdığı mesajı, çevirttikten sonra telefonu bana uzatıyor. “Genç ve güzel bir bayanla hoş vakit geçirmek ister misin?” diyor. Gerçekten, beyaza çalan teniyle melez, genç ve güzel bir kız. O şaşkınlık içinde bir şey söylemeye fırsat bulamadan iki polis önümüzde bitiveriyor. Kızcağız, polisleri görür görmez fertiği çekip gözlerden kayboluyor.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra gezeceğim yerlere doğru uzanıyorum. Havana, İspanyolların bölgedeki kaynakları devasa hangarlarda istifleyip Avrupa’ya sevk ettikleri bir liman şehri. Bölgede ilk inşa edilen şehirlerden biri. Çok güzel binalar yapmışlar, güzel bir şehir kurmuşlar. Fakat o güzelim binaların çoğu bakımsız, birer harabeye dönüşmüş durumda. Bu binalarda yaşayan insanların içler acısı hali insanın yüreğini sızlatıyor. Havana’daki diz boyu sefaleti görmek için şehrin uzak noktalarına gitmenize gerek yok. Turist kaynayan caddeleri kesen sokaklara inmeniz yeterli.
İki gündür beni en çok zorlayan şey internete erişim sorunu. İnternetin yasak olduğu bir ülke. Bazı lüks otellerin yakınında internet kartı satan gençler. Bir karta iki Euro verip alıyorsunuz, internetin çektiği bir köşeye siniyorsunuz, kesik kesik gidip gelen bağlantıyla internet kullanma lüksüne sahip oluyorsunuz. Kartın ömrü bir saat.
Şehrin merkezine yayılmış marketlerdeki ürünleri saysanız yüz kalemi ancak geçer. Açıldıkları zaman da önlerinde uzayıp giden kuyruklar.
Şehirde görkemli bir mezarlık var. Kahire’deki mezar evlerden sonra gördüğüm en çarpıcı mezarlık. Mezarlar birer sanat eseri. Uçtan uca dolaşmak insanın yarım gününü alıyor. Belli ki Küba’nın kalburüstü insanları buralarda yatıyor. Şehri hınca hınç dolduran o yoksul insanların hayali bile buralara ulaşamaz.
Şehrin arka sokaklarında bulunan bir sinagoga uzanıp giderken derme çatma evlerde, bir deri bir kemik kalmış insanlar arasından geçiyorum. Sinagogun yakınında elli yaşlarında bir adam önümü kesiyor. Kırık dökük İngilizcesiyle benimle konuşmaya çalışıyor. Amcasının buradan kaçıp İstanbul’a gittiğini, orada yaşadığını söylüyor. Kendi hayalinin de amcası gibi buradan kaçmak olduğunu belirtiyor. Birkaç kez teşebbüs etmiş, ama yeterince para bulamadığı için yapamamış. Komünist rejimin verdiği “Günlük bir yumurtayla” geçiniyoruz diyor. Benden mahcup bir edayla yardım istiyor.
Sinagog ziyaretinden sonra Devrim Müzesine gidiyorum. Havana şartlarında görkemli bir bina ama içi tam takır. Tümüyle Castro ve Che’nin propagandasına ayrılmış. Müzedeki her şey onlarla ilgili. Kullandıkları eşyalar, kıyafetler, verdikleri pozlar… Sanki tüm Küba bir diktatörden ibaret. Koskoca müze, gözlerinize sokarcasına size onu takdim ediyor.
Havana’ya beş gün ayırmıştım. Dördüncü güne girdiğimde artık iyice sıkılmaya başladım. Şehrin görülecek yerlerini ziyaret için üç gün yeterli. Dördüncü gün, kendinizi halkın girişine yasak bir plajda bulursanız iyi, yoksa şehir sizi boğmaya başlar.
Burada her şey turiste endeksli. Halk, katlanılması gereken tiksindirici yükten başka bir şey değil! Turistleri rahatsız etmemeleri için büyük özen gösteriliyor.
Dördüncü günün sabahında şehrin dışına çıkan yollara rasgele giriyorum. Saatlerce amaçsız, gelişi güzel dolaştıktan sonra kendimi otobüs terminalinde buluyorum. Terminale girince insanların sıraya dizildiği bir büfeye çarpıyor gözüm. Yarım litrelik suyun fiyatı yarım Euro. Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Sıraya girip, elimle işaret ederek üç tane su alıyorum. Suyu alınca bir kenara çekilip çantama yerleştirirken bir kadın omuzlarıma dokunuyor, eliyle işaret ederek polisi gösteriyor.
Bugüne kadar dünyanın yarısını dolaştım. Nerede fazla otorite gördüysem hiç istisnasız onun altında fakru zaruret içinde ezilen bir toplum; ahlaki değerleri yerlerde sürünen, kendine özgü biçimde bencil, açgözlü ve üçkâğıtçı bir halk gördüm.
Toplumun ön sahnesinde polis, asker; görünmeyen çehresinde ise devleti parmağında oynatan kitleler gördüm.
Bu tür ülkelerden hep hayıflanma ve acıma duygusuyla ayrılmışımdır.
Küba’dan da aynı duygularla ayrıldım. Yıllar önce ayrılırken Arnavutluk’a karşı hissettiğim duygularla…
Yandex.Metrica

Siz de görüşlerinizi yazın bize desteğinizi hissedelim...

%d blogcu bunu beğendi:
Optimized with PageSpeed Ninja