Bir yanımız öldüren polis, bir yanımız George Floyd

George Floyd öldü… Daha doğrusu öldürüldü. Belki iyi bir adam değildi. Belki bir suçluydu. Yaşasaydı bir sürü kötülük yapacaktı. Belki de tam tersine iyi bir adamdı. Bilemiyorum, tanımıyorum kendisini. Bildiğim tek ve acı verici bir gerçek var. O da yaşama hakkının elinden alınması. Teninin siyah olması ölmesine neden oldu. 

Suçlu olan polis… Belki mesleğine yıllarını vermiş bir emektardı. Belki iyi bir aile babasıydı. Amerikan filmlerinde olur ya çocuklarına düşkün, güzel pazar kahvaltıları yapan, mesai içinde -tadını benim de merak ettiğim- tatlı çörek donutlardan yiyen polislerdendi. Belki de gerçekten beş para etmez zalim bir polisti. Bilemiyorum, tanımıyorum kendisini. Ama şu bir gerçek ki dünyanın gözü önünde bir cinayet işledi. 

O polisin dizlerinin altında George Floyd’un boynunu ezerken ki duruşuna baktım. Bunlar sadece kendi gözlemlerim ve doğruluk payı olmayabilir. Polis sanırım ekibin başı. Yıllarını bu işte harcamış. Tecrübeli devlet memurlarını bilirsiniz… Gözü kapalı yaparlar bazı şeyleri ve kendilerine güvenirler. Karşılaştıkları bir olay, yıllarca deneyimledikleri olaylardan biridir. Polis bulduğu suçluyu ( hele siyahiyse ki siyah doğmak zaten bir suçtur, doğal bir suç.) türlü zorbalıkla tutuklamaya çalışır. Şimdi böyle tok tok yazmayayım. Suç  potansiyeli olan insanları yakalamak da kolay değildir. Çok da demokratik yöntemlerle asayiş sağlanamıyor. “Aman efendim, seni tutuklamak zorundayız! ” gibi kibar tavırlarla olmuyor bu işler . Ama bunun da bir dozajı var. O polis işte bütün o tecrübesiyle duruyor George Floyd’un boynunda. İlk defa yapmıyor bunu. Kim bilir kaç suçluyu böyle kodeslemişti. George Floyd da onlardan biriydi. Hem de siyahtı. Bu kendinden emin, işini bilen tavrını; yakaladığı suçlunun siyah olması daha da güçlendiriyordu. Hatta bir eli cebinde poz veriyordu, çevresindekilerin uyarılarına karşı. “Siz bilemezsiniz, ben işimi biliyorum. Zenci mi? Hepsinin canı cehenneme! ” duruşuyla cevap veriyordu tepkilere. Fakat bilmediği  bir şey vardı. Bu hareketinin bir insanın canına mal olacağı… Bunun faturasını tüm dünyanın tepkisini alarak ödüyor, ödeyecek. 

Toplumsal olarak bu ırkçı cinayete karşı tepkiler verilmeli. Umarım bir daha yaşanmaz. 

Ama benim dikkat çekmek istediğim bu işin bireysel olan psikolojik boyutu. George Floyd’u savunmak için onun iyi biri olması, polisin de çok kötü olması gerekmiyor. Eğer ortada bir ırkçı cinayet varsa zaten cezalandırılmalıdır. Her olay da zihnimizi ikiye bölüp iyi-kötü, siyah-beyaz, doğru – yanlış diye çok keskin ayırımlar yapmak,  olayları doğru değerlendirmeyi engelleyip aslında ileriye dönük çözüm yollarını da kapıyor. Şunu kabul edelim insan olarak vahşilik dolayısıyla ırkçılık hepimizin içinde var. İnsanız, böyleyiz… Kendimiz gibi olmayanı dışlıyor, kendi çıkarımıza gelmeyeni yok etmeye çalışıyoruz. Yapmamız gerekense bu içimizdeki vahşiliğin bizi ele geçirmesine engel olmak. Bazı insanlar, bu George Floyd örneğinde olduğu gibi buna engel olamıyor ve tarifsiz acılara neden oluyorlar. Bu durumu iyi yönde evirir ve başa çıkabilirsek bu işi çözümlemiş oluruz. Böylelikle ırkçılık diye bir sorun da kalmaz.  Her şey bir zincirleme. Elbette ki ırkçılık sadece psikolojik boyuttan oluşmuyor, siyasi, ideolojik, ekonomik boyutlar da etkili. Ama ben ilk çözümün kendimizin ve çocuklarımızın içindeki vahşiliğin doğru yönetmesinden bahsediyorum. 

Şimdi böyle afaki anlatınca havada kalıyor. Kendi deneyimlerimden bahsedeceğim. Göçmenlerin savaştan kaçıp ülkemizde kalması üst benlik olarak kabul ettiğim bir durum. Onları destekliyorum. Biz de onların durumunda olabilirdik, insanlar keyfinden memleketini bırakmaz, diye, düşünüyorum. Gelin görün ki güncel hayatta bazı sıkıntılarla karşılaşınca benim bilinçaltımdaki vahşi yaratık, sürekli beni dürtüyor. Otobüste göçmenlerin kalabalığında yer bulamadığımda ya da çarşıda pazarda sıra beklediğimden sinir oluyorum. Hele bu iş için harcanan parayı düşününce o sevecen, anlayışlı, çok demokratik halimden eser kalmıyor. Sonra bu bilinç altıma bencil olmamasını , eğer iyi bir dünya istiyorsa çenesini kapatmasını, söylüyorum. İçimden gelmese bile göçmen birine yer veriyorum, ufak tefek yardımlar yapıyorum. Onlarla savaşacağıma kendi egomla savaşıyorum. Ayrıca diğer insanlara verdiğim her şey, güzel bir enerji olarak dönüyor. Böylece kazanan, mutlu olan ben oluyorum. 

“Deney” diye bir sinema filmi vardı. O film bana insanın içinde her zaman bir zorba taşıdığını göstermişti. Filmde, bir grup insanla deney yapmak üzere anlaşılıyor. Bu deneye göre bir cezaevinde insan psikolojisi araştırması yapılacak. Kimi suçlu kimi cezaevi yönetiminde olacak. Cezaevi müdürü özellikle gerçek hayatında çok insancıl, çok dindar, anlayışlı biri seçiliyor. Denekler, bu deneydeki hayata kendilerini öyle kaptırıyorlar ki zamanla gerçek kişiliklerini unutup deneydeki rollerine bürünüyorlar. Kendi gerçekliklerini kaybediyorlar. En dikkat çekici olan cezaevi müdürünün kendisine verilen güç ve otoriteyle birlikte tamamen değişmesi. O anlayışlı, o hoşgörülü, o yardımsever adam, mahkumlara akla gelmeyecek türlü işkenceler yapan bir zalime dönüşüyor. Bu filmi izleyince dumura uğramıştım. Olabilecekleri, dehşet verici sahnelerle yüzümüze vuruyordu. O nedenle kimse tuzum kuru, demesin.Şimdi buradan Amerika’ya sallaması kolay. Vay efendim, görüyor musun siyahileri hala istemiyorlar, diye. Biz sanki savaştan kaçan göçmenlere çok iyi davranıyoruz. Ya da yıllardır başka ırktan veya başka mezhepten insanları çok kucaklamışız gibi. Belki bir yanımız öldüren o polis, bir yanımız da öldürülen George Floyd…

Yandex.Metrica

Siz de görüşlerinizi yazın bize desteğinizi hissedelim...

%d blogcu bunu beğendi: