Tartışmaların Odağında Diyanet İşleri Başkanlığına Bir Bakış

20 mins read

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, “Ülkemiz bugünlere İmam Hatiplilerin gayretiyle geldi” sözleri gündeme düştüğünden itibaren bir tartışmanın da fişeğini ateşledi.  Türkiye’de her zaman İmam Hatipler ve Diyanet İşleri Başkanlığı tartışma konusu olmuştur. Özellikle Ak Parti iktidarıyla birlikte her iki kurumun, siyasal iktidarın aracı kurumları olduğu iddiası ve tartışmaları ve bu tartışmalara neden olan algıda diyanet yetkililerenin, İmam Hatip mezunlarının açıklamlarının etkisi çok fazla.

Diyanetin, Cumhuriyetin kurulduğu günden günümüze her zaman iktidarla ve onun politikalarıyla uyum içinde olduğu daima gözlemlenmiştir. Devlet ve din ilişkilerinin tartışmalı olduğu ülkemizde diyanette her daim tartışmanın merkezinde olacaktır Din, Cemaat, devlet ilişkileri konusunda araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr. İştar Gözaydın‘ın “Diyanet İşleri Başkanlığı tartışmasına yeni bir bakış…” başlığıyla “Sosyo–Ekonomik Politikalar Bağlamında Diyanet İşleri Başkanlığı” konulu çalışmada yayımlamış olduğu makalesini aşağıda okuyabilirsiniz.

Tartışmaların Odağında Diyanet İşleri Başkanlığına Bir Bakış 1

Helsinki Yurttaşlar Derneği (hYd), temel hak ve özgürlükler, barış, demokrasi, çoğulculuk alanlarında çalışmalar yapan bir sivil toplum kuruluşu olarak, Türkiye’nin özellikle Cumhuriyet tarihi boyunca en önemli meselelerinden biri olan din ve devlet ilişkileri çerçevesinde Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu toplumsal sivil aktörler arasında tartışmaya açan bir projeye öncülük etti. Helsinki Yurttaşlar Derneği, uluslararası sözleşmelerle belirlenen barış, insan hakları, çevreyi tahrip etmeyen bir ekonomi, demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi evrensel değerlerin hayata geçirilmesini ve sivil tabanda yaygınlaştırılmasını hedefler. Çoğulcu demokratik yapıların ve sivil toplum inisiyatiflerinin geliştirilmesini amaçlayan hYd’nin temel çalışma ilkesi, sorunların karşılıklı anlayış ve diyalog yoluyla çözümüdür. Yaşamlarını biçimlendiren karar ve eylemlerde, yurttaşların bizzat söz sahibi olmaları ilkesinden hareket eden hYd, 11 farklı şehirde din ve devlet ilişkileriyle ilgili grupların bir araya gelmesini sağlayarak, Cumhuriyet Türkiyesi’nin en önemli kurumlarından biri olan Diyanet hakkında algıların, memnuniyetlerin, memnuniyetsizliklerin, beklentilerin tartışılmasına vesile oldu. Bu toplantıların en önemli sonuçlarından biri hYd’nin temel amaçlarıyla gayet uyumluydu; dile getirilen farklı taleplerin yüz yüze ortamlarda karşı taraftan daha fazla hüsnü kabul gördüğü gözlemlendi. Diğer bir ifadeyle, Proje katılımcıları olarak, sorunların karşılıklı anlayış ve diyalog yoluyla çözümünün çok daha yapıcı bir süreç için ne denli önemli olduğunu bir kez daha gördük. Toplantılarda çok farklı görüşler ifade edildi; Diyanet’in mevcudiyetini sürdürmesinden lağvedilerek bu alanın devlet dışında ilgili sivil toplum yapılanmalarına bırakılmasına kadar farklı çözümler dile getirildi. Son tahlilde, ağırlıklı görünen ortak paydanın, Diyanet’in kamu hizmeti gören bir kurum olarak muhafaza edilmesi halinde, kendini hâkim inanç anlayışı dışında gören diğer inanç çevrelerinin de temsili sağlanacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiği görüşüydü. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde temsil edilmek istemeyen inanç gruplarının da benzer kuruluşlar kurmasının önündeki yasal engellerin kaldırılması gerektiği sık sık ifade edildi.

Din ve devlet ilişkileri meselesinde ortaya çıkan en önemli kavramlardan biri, Cumhuriyet Türkiyesi’nin de üzerinde yapılandığı laiklik ilkesi. Sistem olarak laikliğin kaynağındaki düşünce olan sekülarizm, bilginin din, dogma ve inançlardan bağımsızlaşması yönündeki felsefi temellerini ağırlıklı olarak on yedinci yüzyıldan itibaren Avrupa’da buldu. Anılan ilkenin Fransa’da on dokuzuncu yüzyılda hukuk yoluyla uygulama alanına konulmasından sonra da, önce Avrupa ülkelerinde, daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri’nde değişik nüanslarla uygulamaya koyulmuş değişik sistemler ortaya çıktı. Dolayısıyla, laiklik ve sekülarizm kavramlarının hep ve her yerde aynı şekilde anlaşılabilecek bir tek tarifi, bir tek anlamı yoktur; içinde oluştukları yapıların siyasi ve sosyal kültürleriyle şekillenirler. Öyle ki, çoğunluğun Hıristiyan inancında olmasına karşın, bu dinin çok değişik mezheplerine mensup bir nüfusa sahip ABD örneğinde devlet, laikliği din ve inançlar karşısında tarafsızlık olarak yorumlamayı yeğlemiştir. Öte yandan, kilise-devlet arasında bir siyasi güç mücadelesinin verilmiş ve ayrışmanın sağlanması üzerinden asırlar geçmiş olmasına karşın bir bakıma hâlâ Katolik Kilise’nin gölgesini üzerinde hisseden Fransa örneğinde ise, laiklik hususunda ABD’ye nazaran daha katı bir yorum yeğlenmektedir.

Hıristiyan toplumların sosyal gelişimi içinde gelişen bu kavramlar, süreç içinde modernitenin evrensel bir yaygınlık kazanmasıyla Batı toplumları dışında da uygulamaya konuldu. Türkiye Cumhuriyeti’nde laikliğin oluşumunda, Osmanlı Devleti’nin kendine has bir idare hukuku sistemi deneyimi yaşamış olmasının büyük bir etkisi olsa gerek. Osmanlı Devleti bir İslam devletiydi, ama teokratik bir sistem değildi. Bir taraftan İslam hukuku, yani şeriat hükümleriyle diğer taraftan da Türk devlet geleneğinden alınmış ve çeşitli etnik-dini cemaatlerden oluşan toplulukları bir devlet çatısı altında tutma gereksinimine cevap veren örfi hükümlerle yönetiliyordu. Laikliğe geçiş, Cumhuriyet’in ilk kuruluşunda değil, bir kaç yıl sonra yapıldı, ancak kurucu siyasi kadronun laik bir siyasa gütme hususundaki niyetleri bu dönemde de gözlemlenebilir. İlk anayasa olan 1924 Anayasası din esaslarına dayanırken, 1928’de yapılan değişikliklerle 2. maddesindeki “Devlet resmi dini din-i İslam’dır” ibaresi ve 26. maddesindeki, meclisin görevleri arasında sayılan “ahkâm-ı şeriyenin tenfizi” ibaresi kaldırıldı. Aynı zamanda, meclis üyelerinin seçimlerden sonra meclise ilk girişlerinde yaptıkları yeminin dini şekli terk edilerek, “namusum üzerine söz veriyorum” ifadesi konuldu. Böylece devlet hukuken laik bir çerçeve içine sokuldu, devletin eğitim, kültür vesaire bütün sahalardaki politikaları buna göre belirlendi. Daha sonra 1937’de anayasada yapılan başka bir değişiklikle laiklik niteliği ilave edildi, bu, 1928’de yapılan değişikliği teyit edici mahiyetteydi.

Bu çerçevede 3 Mart 1924’te oluşturulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu ve 2000’ler Türkiyesi koşullarındaki durumunu ilgilileriyle tartışmanın yanında, Proje kapsamında iki faaliyet daha gerçekleştirildi. Bunlardan biri, Yrd. Doç. Dr. Nil Mutluer tarafından hazırlanan “Yapısal, Sosyal ve Ekonomi Politik Yönleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı” başlıklı çalışma ve diğeri de KONDA tarafından gerçekleştirilen “Diyanet İşleri Başkanlığı Araştırması: Algılar, Memnuniyet, Beklentiler” konulu kamuoyu araştırmasıydı. “Yapısal, Sosyal ve Ekonomi Politik Yönleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı” çalışmasının, mevcut eleştirel literatürün yanı sıra güncel verilere ulaşmayı da hedeflediği görülüyor. Bu doğrultuda, kurumun bütçeleri uzmanların yer aldığı bir ekip tarafından değerlendirildi. Bu bağlamda, özellikle Diyanet Vakfı’ndan talep edilen bütçe gelir-gider verilerine ulaşılamaması şeffaflık hususunda var olan sorunlardan birini vurgulaması açısından önemli. Diyanet bütçesinin devlet bütçesi içindeki payının 2003 yılından itibaren tekrar artış trendine girmiş ve 2011 yılından itibaren yeniden % 1’in üzerine çıkmış olmasını da göz önünde bulundurduğumuzda, kurumun faaliyet alanının genişlediği; diğer bir ifadeyle dini alanda kamu hizmeti sunmakta olan bu yapı dolayısıyla kamu politikalarındaki dönüşümün gözlemlenebildiği söylenebilir.

KONDA tarafından gerçekleştirilen “Diyanet İşleri Başkanlığı Araştırması: Algılar, Memnuniyet, Beklentiler” konulu kamuoyu araştırması 11-12 Ekim 2014 tarihlerinde, Türkiye’deki 18 yaş üstü yetişkin nüfusu temsil eden, 32 ilin merkez dâhil 112 ilçesine bağlı 150 mahalle ve köyünü içeren bir örneklem içinde, 2627 kişiyle hanelerinde yüz yüze görüşülerek gerçekleştirildi. Bu araştırmaya göre, toplumun dörtte üçü (yüzde 77) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varoluşunu, fonksiyonunu tanımlayan “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarına dair işleri yürüten bir kurum” olarak görerek içselleştirilmiş görünürken, toplumun dörtte birinin bu tanıma itirazı var ve Diyanet’in varlığını siyasi temelli değerlendiriyor. Toplumun yüzde 10’u Diyanet hizmetlerinden “kesinlikle memnunum”, yüzde 56’sı “memnunum” diyor. Buna karşılık yüzde 18 oranındaki bir kesimin bu konuda bir kanaati yokken, yüzde 15 oranındaki bir kesim memnun değil. Sünni inanca mensup olanların memnuniyet ve yeterlilik açısından Diyanet konusundaki görüşleri olumluyken, Aleviler arasında olumsuz. “Çevrenizde sizin ihtiyacınız açısından cami/cemevi/kilise sayısı yeterli mi?” sorusuna yüzde 71 oranında “yeterli” cevabı alınırken, yüzde 17 oranında “yetersiz” cevabı alınmış. Alevilerin yarıya yakını ise ibadethaneleri yetersiz bulduğunu belirtiyor. Diyanet’in yapısıyla ilgili olarak “yalnızca Sünni Müslümanlara hizmet vermeli” fikrinde olanlar yüzde 13, “Aleviler dâhil tüm Müslümanlara hizmet vermeli” fikrinde olanlar yüzde 34 ve “Müslümanların yanı sıra diğer dinlere de hizmet vermeli” fikrinde olanlar yüzde 53 oranında. Bu bulgu da şehir toplantılarında ağırlık kazanmış olan Diyanet’in yeniden yapılanmasıyla ilgili talep ve önerilerle örtüşüyor. “Diyanet İşleri Başkanı gündemdeki siyasi meselelere dair yorumlar yapabilir” fikrine onay verenler yüzde 33 oranındayken (yüzde 4 “kesinlikle doğru”, yüzde 29 “doğru”), karşı çıkanlar yüzde 48 oranında (yüzde 19 “kesinlikle yanlış”, yüzde 30 “yanlış”).

Sonuç itibariyle, Diyanet’in hizmetleriyle ilgili genel olarak bir memnuniyet ve yeterli görme hali bulunmakla beraber toplumun Diyanet’in yapısı ve hizmetlerinde çoğulculaşma talebi de gözleniyor. Toplum hem Diyanet’in kadınlara verdiği hizmetleri yetersiz buluyor, hem de kadınların hizmet verenler arasında daha fazla yer almasını talep ediyor. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın organizasyonuna ve işleyişine dair sorulan sorularda toplumun kuruma sorgulayıcı biçimde baktığı gözleniyor. Diyanet’e dair kurumsal algı konusundaki dört soru özelinden bakıldığında toplum Diyanet konusunda, işleyişi merkezî olsa dahi, Başkan’ının seçimle gelmesi konusunda daha net, demokratik bir tutum gösteriyor. Buna karşılık Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Başbakan’a bağlı olması ve bütçesinin büyüklüğü konularında toplumun neredeyse ikiye bölündüğü ama var olan duruma kuvvetli bir desteğin de olmadığı görülüyor.

Kamuoyu araştırmasında toplumun dörtte üçünün Diyanet kurumunu laikliğe aykırı bulmamış olması, yukarıda belirttiğim “laiklik ve sekülarizm kavramlarının hep ve her yerde aynı şekilde anlaşılabilecek bir tek tarifi, bir tek anlamı yoktur; içinde oluştukları yapıların siyasi ve sosyal kültürleriyle şekillenirler” ifadesini destekler nitelikte… Öte yandan, hem on bir şehirdeki tartışma toplantılarına, hem de kamuoyu araştırması sonuçlarına bakınca, Diyanet İşleri Başkanlığının daha çoğulcu bir yapıya dönüşmesi yolunda dikkate almaya değer bir talep olduğu da söylenebilir. Çalışmayı yürüten ekip olarak, iki yılın sonunda ortaya konulan bulguların, bu önemli konunun ve kurumun tartışılmaya devam etmesi için anlamlı bir katkı sağlamasını umuyoruz.

[su_posts posts_per_page=”2″ tax_term=”77″ order=”desc”]

Hayati Esen

In 2005, he published his first book "Why Sufism". Then in 2012, he published essays on theology, politics and art in various magazines and newspapers. In 2014, he founded the website fikrikadim. The website is published in Turkish and English. In 2023, he wrote a post-truth novel called "Pis Roman". He still publishes his articles on fikrikadim.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

Comment moderation is enabled. Your comment may take some time to appear.